Azerbaycan Türkleri
Arap tarihçilerinin "Arran" ve "Şirvan" olarak adlandırdıkları Azerbaycan ilk defa coğrafi ve siyasi bir terimle Atropetenye veya Atropet olarak anılmıştır. Bu kelime Ermenice'de "Atropatokan", Farsça'da "Aterapata", Arapça'da "Azerbaycan" şeklini almıştır. Bu adın kaynağı olan kelime Mehmet Emin Resulzade'ye göre Makedonyalı İskender'in kurduğu Yunan-Bahter İmparatorluğu'na karşı bağımsızlığını ilan eden "Satrap Atropet'in" adından, Ahmet Caferoğlu'na göre, "Atar" ve "Patar" kelimelerinin birleşmesinden meydana gelir. "Atar" Farsça'da ateş, "Pata" ise ülke demektir. Eski tarihçiler bu ülkeye "Ateşler Ülkesi" adını vermişlerdir. Arap tarihçi Taberi, "ibadet edilen ateşin en büyüğü bu ülkede bulunduğu için bu memlekete Azerbaycan adı verilmiştir" demektedir. Taberi'nin sözünü ettiği ibadethane "Ateşgede" adıyla bilinir ve halen ayaktadır.
Türkler, milattan önce 2. yüzyılda Saka Türkleri ile Azerbaycan'a girmişler ve zaman zaman kesintiye uğrasa da, bu bölgedeki hakimiyetlerini, 5.-6. yüzyıllarda Albanlar ve Hunlar ile devam ettirmişlerdir. Rusların Azerbaycan'la ilk teması 914 yılında olmuştur. Bu tarihten sonra Ruslar Azerbaycan'a yağma amaçlı seferler düzenlemişlerdir. Azerbaycan'daki Türk hakimiyeti 10. yüzyıla kadar sürmüş, bu yüzyılın ortalarında başlayan Arap idaresi yoluyla Azerbaycan İslamiyet'le tanışmıştır. 11. yüzyıldaki Selçuklu akınları Azerbaycan'daki Türk nüfusunu daha da artırmış; Arapların ve mahalli sülalelerin idaresini ortadan kaldırmıştır. Şirvaniler bu dönemde de imtiyazlarını sürdürdüler ve bir süre sonra Kesranileri iş başına getirdiler. 1146 yılında Azerbaycan valiliğine atanan Şemseddin İldigiz Gürcülerle yaptığı mücadelelerden sonra atabey ünvanını almıştır. 1225'te Moğol istilasından kaçan Harezmşah Celaleddin, Atabeyler hakimiyetine son vermiştir. Yeni kurulan Celaleddin Harezmşah idaresine Gence'de 1231'de isyan başlamış, bu karışıklıklar arasında Moğol istilası yeniden baş göstermiştir. Türk-Moğol İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra Azerbaycan, İlhanlılar idaresine kalmıştır. 1396'da Azerbaycan Timur hakimiyetine girmiş, Timur'un ölümünün ardından, önce Karakoyunlu, sonra da Akkoyunlu orduları Azerbaycan'ı ele geçirmiştir. İran Safevi Devleti Şah İsmail zamanında Azerbaycan'a kadar uzanmıştır. 16. yüzyılda Osmanlı-Safevi mücadeleleri arasında kalan Azerbaycan bu iki ülke arasında bir kaç kez el değiştirmiştir. 1603'te Şah Abbas Azerbaycan'ı ele geçirmeyi başarmıştır. 15. yüzyılın sonlarında ilk olarak Azerbaycan Türkleri ile ticari bağlar kuran Ruslar, Çar I. Petro'nun yakın doğunun kapısı olarak gördüğü Azerbaycan'ı, 1722-23'te işgal etmişlerdir. Osmanlı Devleti bu saldırganlık karşısında Azerbaycan'ın güneyi ve aşağı Kafkaslardaki hakimiyetini kuvvetlendirmiştir. Afşar Türklerinden olan Nadir Şah, 1735'te Kuzey ve Güney Azerbaycan'da İran hakimiyetini kurmuştur. 1805'ten 1813'e kadar bölgede Rus-İran mücadelesi yaşanmış ve sonunda Azerbaycan, 1828 Türkmençay Anlaşmasıyla Aras Nehri sınır olmak üzere, Kuzey ve Güney Azerbaycan olarak ikiye ayrılmıştır.
Kuzey Azerbaycan Türkleri
Doksan yıllık Rus hakimiyetinin ardından 28 Mayıs 1918'de Mehmet Emin Resulzade'nin önderliğinde Kuzey Azerbaycan'da demokratik bir cumhuriyet kurulmuş ve bu devletin kuruluş ilkelerini Azerbaycan Milli İslam Şurası şöyle belirtmiştir: Azerbaycan, ülkesi ve halkıyla tam hukuklu bağımsız bir devlettir. Siyasi kuruluş forması, demokratik cumhuriyettir. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti bütün komşuları ile iyi şekilde ilişkiler kurmaya çalışır. Azerbaycan sınırları içinde vatandaşların dini, sosyal ve bütün vatandaşlık hakları teminat altına alınmıştır. Bağımsızlık ilanının ardından Azerbaycan'la Osmanlı Devleti arasında bir anlaşma imzalanır. Bu anlaşmaya göre Osmanlı Devleti, Azerbaycan Devleti'ni tanır ve anlaşmanın dördüncü maddesine göre Azerbaycan'ın bağımsızlığının tehlikeye girmesi halinde askeri yardımda bulunmayı taahhüt eder. Azerbaycan'da Bolşevik istilası başlayınca bu anlaşmaya göre Azerbaycan Devleti Osmanlı Devleti'nden yardım ister. Bu talep üzerine Kafkasya İslam ordusu kumandanı Nuri Paşa ordusuyla birlikte Gence'ye yetişir ve kısa sürede Bakü dışında kalan bölgelerde emniyeti sağlar. Rus-Ermeni birliklerinin kurduğu direniş çeteleri bir süre dirense de Azerbaycan milli ordusu ve Nuri Paşa'nın emrindeki kuvvetler Bakü'ye girmeyi başarır. Ancak Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi ile Kafkaslar'ı İngilizlere bırakmayı kabul etmek zorunda kalır. Bu gelişmenin ardından Nuri Paşa'nın Azerbaycan vatandaşlığına geçtiği söylenirse de sonunda Nuri Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Azerbaycan'dan çekilmek zorunda kalır. 1920 yılının 27 Nisanı'nda Bolşevik ordusu Azerbaycan'a girer ve 1 Mayıs'ta Bakü'yü ele geçirir. 1922 yılının Mart ayında ise. Azerbaycan. Gürcistan ve Ermenistan cumhuriyetleri Mavera-yı Kafkas SSC Federasyonu'nda birleştirilir. 6 Temmuz 1923'te ise SSCB'ne Azerbaycan SSC adıyla dahil edilir.
70 yıl aradan sonra 30 Ağustos 1991'de kurulan Bağımsız Azerbaycan Devleti de, Mehmed Emin Resulzade'nin önderliğinde kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin ilkelerine dayanmaktadır.
Halk Cephesi'nin kurucularından Prof. Mehti Memmedov, Aksakallar Meclisi üyesi Vagif Samedoğlu ve Azerbaycan halk hareketi lideri ve eski cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey; Azerbaycan'da kur.ulan devletin ne İran etkisinde, ne de dine karşı bir devlet olmadığını, milliyetçi, mukaddesatçı, demokratik bir hareket olduğunu, İslamcı ve Türkçü suçla malarının, Ermenileri destekleyen Batıyı Azerbaycan'a karşı kışkırtmak için yapıldığını ifade ettiler.
Azerbaycan'da milli hareketin ilk öncülerinden olan Halk Cephesi, Çenlibel, Varlık ve Genç Alimler gibi teşkilatların birliği ile kurulmuştur. Gayesi, Azerbaycan'ın bağımsızlığı, Güney Azerbaycan'la iyi ilişkilerin kurulması, insan haklarının düzenlenmesi, milli ordu kurulması, milli geleneklerin yeniden tesis edilmesi, geçmişteki haksız uygulamaların hesabının sorulması gibi hususları gerçekleştirmektir. Ancak son dönemde yaşanan bazı iç karışıklıklar sebebi ile Azerbaycan'da bir siyasi dağınıklık yaşanmaktadır.
Azerbaycan'da diğer Türk cumhuriyetlerinde olduğu gibi Komünist Partisi, başka bir isimle devam etmemektedir. Komünist Partisi yetkilileri partisiz olarak ülke yönetimindeki ağırlıklarını sürdürmektedir. Diğer partiler ise 51 ayrı siyasi grubun iç içe olduğu Halk Cephesi, Türkçü bir politika izleyen Milli Müsavat Partisi ve Milli İstiklal Partisi, Liberal politikalar benimseyen Sosyal Demokrat Parti, İran yanlısı Tövbe Partisi, Birlik Partisi, Anavatan Partisi, Milli Muhabbet Partisi, Halk Partisi'dir.
Azerbaycan'ın bu günkü meselelerinden biri Karabağ'ın Ermenistan'a bağlanması yolundaki saldırılardır. Eski bir Türk yurdu olan Karabağ'a Ermeniler ilk defa 200 aile halinde 1828'de gelmiş, Sovyetler Birliği'nin Türk yurtlarını başka milletlere peşkeş çekme gayretleri sonunda Türkler azınlık durumuna düşürülmüştür. Bağımsız Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti Kızıl Ordu işgaline uğradığı zaman Azerbaycan 114.000 km2 genişliğinde bir devletti. Sovyet yönetiminin Türk topraklarını başka milletlere dağıtma çabaları yüzünden Azerbaycan da küçülmüş, 199 1 'de kurulan Azerbaycan Devleti'nin elinde 86.000 km2 toprak kalmıştır. Bu çabaların bir devamı olarak Karabağ Azerbaycan'dan koparılmaya çalışılmıştır. Azerbaycan yönetimi bu senaryolara alışkın olduğundan 28 Kasım 1989'da Karabağ'ın idaresini Azerbaycan'a bağlamışlardır. Rus destekli Ermeni çetelerinin saldırılarıyla Azerbaycan-Ermenistan Savaşı baş göstermiş, Ermeniler saldırganlıklarını sürdürmüşler ve sivil halka zarar vermişlerdir.
1989 nüfus sayımına göre Bağımsız Devletler Topluluğu'nda 6.791.106 Azerbaycan Türkü bulunmaktadır. Azerbaycan Türklerinin Azerbaycan'daki nüfusu 5.800.994'tür ve ülke nüfusunun %82.63'ünü meydana getirir. Azerbaycan'da Ruslar 392.303 nüfusla %5.58'lik bir orana, Ermeniler 390.495 nüfusla %5.56'lık bir orana sahiptir. Azerbaycan'daki diğer azınlıklar olan Lezginler, Avarlar, Ukraynalılar, Yahudiler, Tatar ve Mesketya Türkleri ise nüfusun %6'lık kısmını meydana getirmektedir. Azerbaycan Türkleri, kendi cumhuriyetlerinin dışında Gürcistan, Rusya, Ermenistan, Dağıstan, Türkistan, Kazakistan ve Türkiye'de yaşamaktadırlar.
1989 nüfus sayımından sonra yapılan bir değerlendirmede, 1 Mayıs 1996 itibariyle Azerbaycan nüfusunun 7.549.000'e ulaştığı ifade edilmektedir.
Güney Azerbaycan Türkleri
Güney Azerbaycan,Azerbaycan Türklerinin büyük çoğunluğunun yaşadığı 107.000 km² 'lik bir bölgedir. Tebriz, Erdebil, Hoy, Urmiye, Selmas-makü, Meraga, Astara, Culfa, Merend, Halhal, Soğukbulak gibi şehir ve kasabalar Azerbaycan Türklerinin yaşadığı yerlerdir.
I. ve II. Dünya Savaşı yıllarında Güney Azerbaycan Türkleri iki defa bağımsızlıklarını ilan ederek milli ordu kurma, toprak reformu, kültür işlerinin Türkleştirilmesi yolunda büyük çabalar harcamışlar, ancak İngiliz, Rus ve İran etkileri sebebiyle sonuç alamamışlardır.
1978-1979'da yaşanan rejim değişikliği de Azerbaycan Türklerinin çaba ve mücadeleleri ile gerçekleşmiş, fakat devrim öncesinde Türklere vaat edilenler daha sonra büyük ölçüde unutulmuştur. 1979 Anayasası'nın açıklanmasıyla birlikte Türklere fazla bir hak verilmediği ortaya çıkmış, bunun üzerine Türk nüfusunun %80'i anayasa oylamasına katılmamış, ardından Tebriz'de resmi daireler işgal edilmiştir. İran yetkilileri isyanı Türk önderlerinin telkin ve desteği ile ancak bastırabilmiş, duruma hakim olunca da Mehdi Bazargan ve Ayetul1ah Şeriat Medari gibi Türk asıllı devlet adamlarını devre dışı bırakmışlardır.
Şahlık döneminde Türkçe yayın ve eğitim yasaklanmıştı. Bu dönemde Güney Azerbaycan'da iki defa Türkçe'nin eğitim dili olması için teşebbüse geçilmiştir: Birincisinde Aralık 1920'de Şeyh Muhammed Hayabani'nin Güney Azerbaycan'da kurduğu Azadistan Cumhuriyeti'nde resmi dilin Türkçe olduğu ilan edilmiş ve Türkçe eğitime başlanmıştır. Ancak 1 Eylü1 1921'de, daha bir yıl dolmadan Güney Azerbaycan'daki Türk cumhuriyetine son veri1miştir. İkincisinde 1945 yılında yine Güney Azerbaycan'da Pişevari tarafından bir hükümet kuru1muş, ancak bu milli hükümette 1946'da kanla bastırılarak Türkçe eğitim ve yayına son verilmiştir. Son olarak Şahlığın ilga edildiği 1978 ihtilalinde eğitim dili yine Farsça olarak devam etmekle beraber Türkçe yayın yasağı kaldırılmıştır. Yasağın kalkmasının ardından Türkçe yayınların sayısı birden artmıştır. Son dönemde Güney Azerbaycan'da en fazla tanınan dergilerden biri olan "Varlık" 7 yıldır yeniden yayınlanmaktadır. Türkçe yayının kıtlığı yanında, İran Türkleri'nin Arap harfleri kullanmaları da Türkiye ve BDT ülkelerinde yaşayan Türklerle kuvvetli kültür bağları kuramamalarına sebep olmuştur.
İran Türkleri'nin edebiyatında milli bir halk edebiyatı ile Fars dili ve Edebiyatı'ndan her bakımdan etkilenmiş yazılı bir edebiyat olmak üzere iki ayrı saha görülmektedir. İran'daki yazılı edebiyat "mersiye" ve "mudhike" olmak üzere iki şekilde tecelli etmiştir. Muharrem ayının ilk günlerinde Kerbela şehitleri için yapılan matem törenlerinde okunan mersiyelerin başta gelen şairleri Tebrizli Raci ve Dilsuz'dur. Mudhike denilen hiciv türü şiirler de en az mersiyeler kadar aşırı ifadeler taşımaktadır. Bu türün tanınmış isimleri ise Tebrizli La'li ve Mehemmed Bağır Halhali'dir. Mensur eserlerde de Kerbela faciası gibi konular işlenmektedir. Bu alanda en tanınmış eserler Dahil ve Kumri'ye aittir. 20. yüzyılın başlarında Tebriz'de tamamı Türkçe ve sade bir üslupla yayınlanan "Sohbet", Urmiye'de ise bir kısmı Türkçe yayınlanan "Feryad" isimli bir gazete çıkmıştır. Yine aynı dönemlerde Tiflis'te çıkan Molla Nasreddin ve İstanbul'da çıkan gazeteler Güney Azerbaycan'da ilgiyle takip edilmiştir. İran'da yaşayan Türkler'in Türkiye'ye ilgisi gazete ve dergiyle sınırlı kalmamış, İranlı aydınlardan pek çoğu Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve daha sonraki yıllarda Abdülhak Hamit, Şemseddin Sami, Tevfik Fikret gibi Türk aydınlarının eserlerini okumuşlar ve etkilenmişlerdir. Aynı dönemlerde Osmanlı Devleti'ni ve fikir akımlarını yakından takip eden İslamcı düşüncelerin etkisiyle Mirza Ağa Han gibi bazı İranlı aydınlar İranla Türkiye'nin birleşmesini, tek bir idare altında bulunmalarını savunmuşlardır.
Güney Azerbaycan'da Fars dili ve Edebiyatı karşısında uzun yıllar susan Türkçe son dönemde çağdaş Türk edebiyatlarının en büyük şairlerinden biri olan Şehriyar'ı (1904/5-1988) yetiştirmiştir. Şehriyar'ın tam adı Doktor Seyyid Mehemmed Hüseyin Tebrizi Şehriyar'dır. Bunlardan Mehemmed Hüseyin şairin adı, Behçet Tebrizi soyadı, Behçet aynı zamanda ilk mahlası, Seyyid peygamber soyundan geldiği için lakabı, Doktor tıp fakültesinde okuduğu için bir hitap sözüdür. En fazla tanınan Şehriyar adı ise şairin en son mahlasıdır. Şehriyar, bu mahlasını İran'daki eski bir geleneğe uyarak Hafız Divanı'ndan fal açarak tespit etmiştir.
Şairin doğum tarihi ve ilk tahsil yılları hakkında birbirinden farklı görüşler bulunmaktadır. İlk tahsilini Tebriz'de değişik medreselerde ve özel dersler almak suretiyle tamamlamış, liseyi Tahran'da okumuştur. Tahran'da tıp fakültesine kaydolmuş, fakat sevdiği Süreyya adlı kız yüzünden Tahran'ı terk etmek zorunda kaldığından tıp tahsilini tamamlayamamıştır. Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Şehriyar'ın Farsça şiirleri dört ciltlik divan ve iki ciltlik külliyat halinde basılmıştır. İran Edebiyatı'ndaki yeri dolayısıyla birinci dereceli Maarif nişanıyla taltif dilmiş, Tebriz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin en büyük amfisine ve Tebriz'deki okullardan birine onun adı verilmiştir. Rivayete göre Şehriyar'ın annesi oğlunun Fars diliyle yazdığı şiirlerin şöhretini duyunca, "Oğlum sana büyük şair olmuşsun diyorlar, lakin ben o dili anlamıyorum: benim dilimle de bir danış ki oğlumun nece büyük şair olduğunu ben de bileyim." der. Şehriyar annesinin bu dileği üzerine Heyderbaba'ya Selam şiirini yazar.
Şehriyar'ın sanat hayatı, ömrünün Önemli dönüm noktalarına göre beş safhaya ayrılarak incelenmektedir. 1929 yılına kadar şair daha çok sevgi konularını işlemiş, ancak bu sevgi aşkla sınırlı kalmamış, vatan, millet, insan, tabiat ve hayat gibi alanlara da yönelmiştir.
1929-1939 yılları arası şairin en bunalımlı yıllarıdır. İlk aşkı Süreyya'dan ayrılması, Tahran'dan sürülmesi, memuriyet hayatındaki tayin ve geçim sıkıntıları, babasını kaybetmesi şairi karamsar ve kötümser yapmıştır. Şehriyar bu döneminde şiirden ve musikiden uzaklaşmış, tasavvufa yönelmiştir.
1939-1950 yılları şairin en verimli dönemi olmuştur. Bu dönemde milli konulara ve dünya meselelerine yönelmiş, Azerbaycan ve "Azerbaycanıma" adlı eserlerini vermiş, Alman vahşetine karşı Stalingrad'da savaşanları övmüş, buluşundan dolayı Einestein'a hitaben övücü şiirler yazmıştır.
1950-1972 yılları arasında Şehriyar'ın hayatında önemli olaylar olmuştur. Annesi ölmüş, evlenmiş ve özlemini duyduğu Tebriz'e yerleşmiştir. Bu döneminde Şehriyar Türkçe, "1.Heyderbaba'ya Selam" (1954), "2.Heyderbaba'ya Selam" (l964), "Türk'ün Dili" (1969), "Memmed Rehim'e Mektup" (1967), "Sehendim" (l967 ?-1970 ?); Farsça olarak da "Gecenin Efsanesi" ve "Mumya" şiirlerini yazmıştır.
1972-1988 yılları arasındaki son dönemin en dikkati çeken özelliği Türkçe şiirlerin sayısının artmasıdır. 1979 Martından itibaren Varlık dergisinin pek çok sayısında Şehriyar'ın Türkçe şiirleri yayınlanmıştır.
Şehriyar, kendisini romantik ve gerçekçi bir şair saymıştır. Romantizmin konuyu ayrıntılı ve açık, gerçekçiliğin ise hayatı az, öz, çok taraflı ve objektif aksettirdiğini savunmuştur. Az sözle derin ve yüksek fikirler ifade etmenin sanatkarın yeteneğini gösteren başlıca unsurlardan biri olduğunu söylemiştir. Bu sebeple şiirlerinin konusunu gerçek hayattan almış, halkın anlayabileceği sade ve tabii bir dil kullanmıştır. Kelime hazinesi geniş olan şair, deyimlere de geniş yer ayırmıştır. Kuzey Azerbaycan'da ve Türkiye'de çok sevilen şairin, "Türkiye'ye Heyali Sefer" adlı eserinden İstanbul'a ve Konya'ya hayranlık duyduğu, Akif ve Yahya Kemal'i beğendiği anlaşılmaktadır. Şehriyar, pek çok şiirinde Türkiye Türkçesi'ne has kelimelere ve söyleyiş şekillerine yer vererek Türkiye'deki kültür hayatını yakından takip ettiğini ortaya koymuştur. Fiil ağırlıklı bir anlatıma baş vuran şair, halk edebiyatındaki akıcı ve sade üslubu başarıyla kullanmıştır. Tar çalan ve musiki ile yakından ilgilenen Şehriyar dilin ahenginden ve kelimelerin musikisinden ustaca faydalanmış, hece ve aruz ölçülerini ayırd etmemiştir. Türk Edebiyatı'nın en büyük şairi olarak Fuzuli'yi kabul eden Şehriyar, kendini de zamanının Hafızı olarak görmektedir. Şehriyar'ın Türkçe eserleri şunlardır: "1.Heyderbaba'ya Selam" (1954), "2.Heyderbabaya Selam" (1964), "Türk'ün Dili" (1969), "Memmed Rehim'e Mektup" (1970-1971), "Sehendim" (1970), "Behçetabat Hatırası", "El Bülbülü", "Süleyman Rüstem'e Cevaplar", "Dövünme ve Sevinme", "Tersa Balası" ve "Naz Eylemişsin"'dir.
Heyderbaba'ya Selam şiiriyle Türkiye'de de yakından tanınmış, bu eseri bir kaç kez yayınlanmış ve Muharrem Ergin'in "Azeri Türkçesi" (İstanbul,1971) adlı eserinde dil bakımından incelenmiştir. Ahmet Ateş'in, Yavuz Akpınar'ın ve Yusuf Gedikli'nin Türkiye'ye tanıttığı Şehriyar, şüphe yok ki dünya çapında bir şairdir. Firdevsi'nin Arapça'ya teslim olan Farsça'yı Şehnamesiyle dirilttiği gibi, Şehriyar da İran'da Farsça karşısında yok olmaya yüz tutan Türk dilini Heyderbaba'ya Selam şiiriyle ebediyen ayağa kaldırmış ve başını göklere ağdırmıştır.
"Sazımın Sözü" adlı eseriyle Dede Korkut Hikayeleri'ni nazma çeken Sehend (1926-1979)'in asıl adı Bulud Karaçorlu'dur ve Meraga'da doğmuştur. Soyadı Karaçorlu Türkleri'nden gelmesi ile ilgilidir. Sehend üst düzeyde bir eğitim almamış, kendi kendini yetiştirmiştir. Ticaretle uğraşan ve tekstil fabrikaları sahibi olan şair ömrünün son yıllarında Nesimiyle ilgileniyordu. Dede Korkut'u nazma çekmesinin sebebi, halkına şerefli geçmişini göstermek ve milli şuur ve benliklerini diri tutmaktı. Toplam 6.460 mısra olan Sazımın Sözü, Kuzey Azerbaycan'da ve Türkiye'de yayınlanmıştır. Sehend'in diğer İranlı Türk şairleri gibi, Farsça yazdığı eserleri de vardır ve şair bu eserlerinde de başarılı kabul edilmektedir.
İstanbul Üniversitesi'nde Coğrafya Bölümü'nde okuyan ve 7 yıl İstanbul'da kalan Habib Sahir (1903-1985) Servet-i Fünun topluluğunu, özellikle de Celal Sahir'i çok beğenmiş ve Sahir adını da ondan almıştır. Bir süre İstanbul'da ve daha sonra uzun yıllar İran'da coğrafya öğretmenliği yapmış, İran'daki ilk öğretmenlik yıllarında derslerde Türkçe konuştuğu için bir çok yere sürülmüştür. Ancak o 1941'de Kuzey Azerbaycan'dan gelen yazar ve şairlerin çıkardığı "Veten Yolunda" adlı gazetede başladığı yazarlık ve şairlik hayatını "Şafak", "Azerbaycan", "Azad Millet", "Yeni Şafak" gibi gazete ve dergilerde sürdürmüş, "Lirik Şiirler", "Kövşen", "Seher Işıklanır" adıyla üç tane kitap yayınlamıştır. Türk dilini, kültürünü ve İran'daki Türk varlığını ömrünün sonuna kadar savunmuştur.
Azerbaycan'daki Azadistan Hareketi'nin öncüsü olan Şeyh Muhammed Hıyabani'ye bir mersiye yazmış ve bir Türk olan Mirza Tağıhan Rıfat'ın Azerbaycan, hatta İran şiirini Divan Edebiyatı'nın dar kalıplarından kurtardığını, yeni şiir anlayışının kurucusu olduğunu söylemiştir. İstanbul'u yer yüzü cenneti olarak gören Sahir şiirlerinde ve yazılarında hep İstanbul'u anlatmıştır. Sahir'in son büyük hizmeti, ilk defa İran'da Farsça olarak bir şiir antolojisi yayınlamasıdır. Bu eserde Orhun Yazıtları'ndan başlayıp günümüze kadar gelen Türkiye ve Türkistan yazar ve şairlerinden örnekler sunulmuştur.
Hasan Mecitzade Savalan, 1940 yılında Erdebil'e bağlı Nir Kasabası'nda doğmuştur. Çocukluk yılları Türkçe'nin yasaklandığı ve sürgünlerin yaşandığı zulüm yıllarına denk geldiğinden çok küçük yaşlardan itibaren büyük sıkıntılar yaşamıştır .İlk edebi çalışmaları Kuzey Azerbaycan Edebiyatı'ndan 1955'te yaptığı aktarmalardır. 1960-61 yıllarında kendi şiirleri ile birlikte Azerbaycan türkülerini toplayıp iki cilt halinde yayınlamıştır. Türkçe yazdığı için Apardı Seller Sara'nı adlı eserine şahlık devrinde 12 yıl boyunca izin verilmez. 1978'de yayınlanan bu eser, Türkiye Türkçesi'ne de aktarılmıştır. Savalan, 1979 yılından beri Varlık dergisinde şiirler yayınlamaktadır Savalan'ın şiirlerinde aşk. dil, vatan ve insan sevgisi işlenmektedir.
Samed Behrengi (1938-1968), öğretmen okulunu bitirmiş, köyler de öğretmenlik yapmış ve daha sonra İngiliz Filolojisi'nden mezun olmuştur. Çocuklar için 12 hikaye yazmış ve bunlar eleştirmenlerce oldukça başarılı bulunmuştur. Behrengi'nin hikayeleri dışında üçü Azerbaycan folkloru, üçü eğitimle ilgili altı eseri daba bulunmaktadır. Türkiye Türkçesi'nden Farsça'ya Farsça'dan Türkiye Türkçesi'ne tercümeleri de bulunan yazarın eserlerinin çoğu Farsça yazılmış ve hikayelerinde sosyal tenkide yer verilmiştir.
Türkiye'de ilk tanınan Güney Azerbaycanlı şair olan Ali Tebrizi, Türkçe yayının yasak olduğu yıllarda milli konularda yazdığı şiirleri elden ele dolaşmış ve "Behey Tehranlı" diye başlayan şiiri oldukça ilgi çekmiştir. Yahya Şeyda, yayınladığı Türkçe gazeteler, dergiler ve kurduğu Edebiyat Ocağı ile İran'daki Türk Edebiyatı'nı canlı tutmaya çalışmıştır. Mir Mehdi İtimad, Türkçe şiirleri ile tanınan bir başka şairdir. Güney Azerbaycan'da "Varlık" dışında "Erk", "Dede Korkut", "Güneş", "İnkılab Yolunda", "Ülker" dergileri çıkmıştır. Güney Azerbaycan Edebiyatı'nda dergiler kadar edebiyat antolojileri de çok önemli bir yere sahiptir. Bunların başlıcaları 85 şairin ve 313 şiirin yer aldığı "Şairler Meclisi" (1947), 15 şair ve 46 şiirin yer aldığı "Seçilmiş Türki Şiirler" (1978), Çocuklar için hazırlanan "Uşaglar Bağçasında Gönçeler" (1979), "Edebi Yapraklar" (1979), 26 şair ve ve 55 şiirin yer aldığı "Dostlar Görüşü" (1980), 22 şair ve 48 şiirin yer aldığı "Dan Ulduzu" (1980), 14 şiir, 3 makale ve 1 masalın yer aldığı "Çiçekler" (1981), 170 şair 366 şiir ve Kuzey Azerbaycan'dan biyografileri ile birlikte 24 şair ve 83 dörtlüğün yer aldığı "Edebiyat Ocağı" (1985)'dır. Edebiyat Ocağı'nda şiirleri yayınlanan şairlerden biri olan Feridun Hasarlı'nın eserlerinde Güney Azerbaycan'da son yıllarda giderek yaygınlaşan Kuzey Azerbaycan ilgisi dikkati çekmektedir.