Güncel Dil Sorunları

TÜRKÇENİN GÜNCEL SORUNLARI (*)

Dilbilimcilerin öğrencilerine ilk öğrettikleri konuların başında “dilin canlı bir iletişim aracı olduğu, değişebilirliği”dir. Bu, aynı zamanda dilin, hayatın değişme ve gelişme seyrine paralel olduğu anlamına da gelir.

Bu gelişme değişme içerisinde dilin kullanımıyla ilgili pek çok sorun çıkmaktadır.

İnsan, hayat ve toplum değiştiğine göre, dil de elbette değişecek. Hatta hatalı kullanımlar olacaktır? Diyebilir miyiz?

Diyemeyiz?

Çünkü dil, düşüncenin ifade biçimidir. Dili doğru bilmiyorsak, doğru düşünemeyiz, işte bu yüzden dil, doğru düşünmek için, doğru tahliller yapabilmek için doğru olarak kullanılmalıdır.

Konuşmamızı iki ana başlık altında yapacağız.

    I. Gramer ile ilgili sorunlar,

    II. Eğitim ve kullanımla ilgili sorunlar (dili kullananların ve onların oluşturdukları kurumların “dil” kullanmamaları ve ona bakış açılarıyla ilgili sorunlar)

I.  Gramer ile İlgili Sorunlar

Bir dilin standart yazı dili haline gelip bilim, eğitim ve sanat alanlarında kullanılabilmesi için öncelikle, gramer, sözlük ve yazım konularında problemler yaşamaması gereklidir.

Bu noktada çok kısa olarak Türkçenin tarihi macerasına değinmek yerinde olacaktır.

Türk dili, 8. yüzyıldan itibaren yazılı belgelere sahip bir dildir. 11. yüzyıldan sonra da değişik coğrafyalarda üç dört yazı dili oluşturmuş ve böylece yazı dili geleneğini erken dönemlerde oluşturmuş önemli dillerden biridir. Türkiye Türkçesi ise 13. yüzyıldan itibaren şekillenip günümüze kadar gelmiş ve Anadolu Oğuzcasına dayalı olarak “yazı dili tecrübesi” geçirmiş olgun bir lehçedir.

Cumhuriyet’le birlikte her alandaki yenileşme ve modernleşme faaliyetleri içinde Türk dili ile ilgili olarak da birtakım düzenlemeler yapılmıştır. Yüce Atatürk, 1932’de Türk Dil Kurumu (Türk Dilini Tetkik Cemiyeti) kurmuş ve ilk dil kurultayında şu kararlar alınmıştır:

a)      Türkçenin tarihi sözlüğünü hazırlamak,

b)     Türk lehçeleriyle ilgili çalışmalar yapmak,

c)      Halk dilinden ve tarihi metinlerden Türkçe kelimeleri derlemek ve bunları sözlükleştirmek,

d)     Türkçenin bilim ve kültür dili olması yolundaki engelleri ortadan kaldırmak.

Atatürk’ün bunları yapmaktaki yegane amacı “Türkçeyi bilim, kültür ve sanat dili yapmak”tı.

Daha sonra bu kararlar doğrultusunda sözlük, imla, derleme ve tarama faaliyetlerine girişildi. Bugünkü Tarama ve Derleme Sözlüğümüz, Türkçe Sözlük’ümüz ve İmla Kılavuzu’muzun ilk temelleri o yıllarda atıldı.

Şimdi ana başlıklar halinde bu bağlamdaki sorunlara değinmek istiyorum:

1. Sözlüklerle ile ilgili sorunlar: Piyasada Türkçe ile ilgili pek çok değişik seviyede sözlük gözümüze çarpmaktadır. Bunların bir kısmı ilköğretim ve liselere yönelik sözlükler olmaları bakımından belirli sözcük sayısı ile sınırlıdır. Fakat asıl olarak bilim ve kültür çevrelerine hitap eden onların ihtiyaçlarını karşılayan sözlükler bakımından durumumuz hiç de iç açıcı değildir. Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan Türkçe Sözlük 100 bin kelimeye yaklaşmış durumdadır. Fakat, bu sözlüğün gerek madde başlarının düzenlenmesinde gerekse madde altı bölümlerde eksikleri vardır. Bunlar, özellikle birleşik sözler, deyimler, yazı diline girmeye hazır hale gelmiş yöresel sözcükler, kelimelerin kökeni (etimoloji) konusunda karşımıza çıkmaktadır.

Bütün bu eksikliklerine rağmen, Türkçeden Türkçeye kullanılabilecek biricik sözlüktür. Bu sözlüğün internette verilmesi de önemli ve olumlu bir projedir.

Yabancı dil sözlüklerine gelince burada durum daha içler acısıdır. İngilizce, Almanca ve Fransızca dillerinde iki dilli olarak sözlük kaynakları bulunmaktadır. Bu dillerin birtakım sınavlarda ve siyasi ve ticari ilişkilerde kullanımı fazla olmasından dolayı sözlükleri hazırlanmıştır. Fakat, diğer batı dilleri ilgili sözlük sıkıntısı çekilmektedir. Türkçeye komşu Balkan dilleri, Kafkas ve Ortadoğu dilleri ilgili sözlüklerin sayısı sınırlıdır. Bunların büyük kısmı da turizme ve dolayısıyla konuşma diline yöneliktir. Örneğin, Yunanca-Türkçe, Türkçe-Yunanca Sözlük yoktur. Yine dünyanın en fazla konuşulan dillerinden Çince, İspanyolca, Portekizce ile ilgili ihtisas sözlükleri de yoktur.

Sözlükçülükte bir diğer eksiğimiz olarak ihtisas sözlükleri yani terminoloji sözlükleri bakımından yaşadığımız sıkıntıları görmekteyiz. Terminoloji çok önemlidir. Çünkü, bilim, ekonomi, kültür, sanat vb. alanlarda özel terimler kullanılmaktadır. Bu alanlardaki terim eksikliği, yabancı dillerden kelime ödünçlemesini gerektirmekte, bu terimler de daha sonra bütün dile yayılmakta ve dili yabancı sözcükler istila etmektedir. Yazık ki bu alanda birkaç terim sözlüğü yapılmış olmasına rağmen birçok alanda bu eksiklik devam etmektedir. Özellikle bankacılık ve bilgisayar alanlarındaki ithal sözcükler dili adamakıllı kirletmektedir.

Sözlüklerle ilgili bir başka eksiklik ise etimoloji alanında gözlemlenmektedir. Türk dilinin genel bir etimoloji sözlüğünün yapılabilmesi belki mümkün olmayabilir. Çünkü, Türkçe Avrasya’nın hemen her bölgesinde ve Kuzey Afrika şeridinde hayat bulmuş, konuşulmuş; ve buna paralel olarak çeşitli düzeylerde kelime alışverişinde bulunmuştur. Bu yüzden, bu geniş coğrafyada etimolojik çalışma yapmak en azında bir kişinin sınırlı bir zamanda yapabileceği bir iş değildir.

Buna rağmen, Türkiye Türkçesinin etimoloji sözlüğünün hazırlanamamış olması bir eksikliktir. Son zamanda bir iki amatör, bir bu kadar da ciddi çalışma yayımlanmış olsa da bunlar, alandaki eksikliği giderecek derecede durumda değildir.

2. İmla ile ilgili sorunlar: İmla sorunu dilin en fazla ‘göz önünde’ olan dolayısıyla en çok tartışılan sorunudur. Oysa, bunun en az tartışılması gereken sorun olması gerekir. Çünkü, imlada esas, bir sözün yazım şeklinde anlaşmaya varmaktır. Bu “yazım”ın nesnel doğruluğu söz konusu değildir. Örneğin, özel isimler niçin büyük harfle başlasın. Bunun nesnel doğruluğu yok, ama, böyle bir karara varırsanız ve herkes buna uyarsa yazım birliği sağlanır.

Türkçenin imla sorunlarının altında temel olarak “yetkili kurumların yaptırım ve etki gücünü kullanamaması” yatmaktır. İmla kuralları tespit edildikten sonra her yazarın ve her yazının ona uygun şekilde yazılması gereklidir. Türk Dil Kurumu imla ilgili konularda yetki ve etki sahibi olamamış ve bunun yanında kendi yayımladığı imla kılavuzunda sık sık değişiklikler yapmış ve böylece kargaşa doğmuştur. Oysa, imla ilgili değişiklikler köklü ve daha hazırlıklı, toplumun bütün eğitim ve bilim kurum ve kurullarının katılımıyla yapılmalıydı.

3. Gramer ile ilgili sorunlar: Türk dili ile ilgili gramer çalışmaları 13. yüzyıla kadar götürülebilir. Fakat, bilimsel ve devrin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir gramer ihtiyacı Tanzimat döneminde duyulmaya başlanır. Başta Ahmed Cevdet Paşa’nın Kavaid-i Osmaniye’si olmak üzere çeşitli gramer kitapları yazılmaya başlanır. Türk Dil Kurumu kurulduktan sonra el attığı önemli konuların başında gramer de gelir. Bunun üzerine Tahsin Banguoğlu’nun kaleme aldığı Ana Hatlarıyla Türk Grameri adlı kitap yayımlanır. Daha sonra çeşitli düzeydeki okullar için bu kitap esas alınarak gramerler hazırlanır. 1959’da Muharrem Ergin’in Türk Dil Bilgisi adlı kitabının yayımlanmasıyla bu konudaki morfolojik boşluklar ana hatlarıyla doldurulmuş olunur.

Bugün piyasada çok çeşitli gramer kitapları mevcut olmasına rağmen Türkçenin grameri ile ilgili sorunlar henüz çözülmüş değildir. Bunların başında terimlerdeki tutarsızlık gelmektedir. Ünlü/ünsüz, sesli/sessiz, vokal/konsonant, sadalı/sadasız … gibi. Gramer terimlerinde bir birlikten ne yazık ki söz etmek mümkün değil. Yine, seslerin tasnifi, eklerin adlandırılışı ve işlevleri, kelime gruplarının teşkili ve çözümlenişi, cümlenin yapısı ve oluşumu ile ilgili pek çok konuda herkesin ne yazık ki ayrı bir “yoğurt yiyişi” söz konusudur.

II.  Eğitim ve Dilin Kullanımıyla İlgili Sorunlar

Bu başlık altında, dilin fonetik, morfolojik, sentaks gibi gramer sorunlarını değil, dili kullananların dille ilgili tasarrufları, dile bakışları, dili bir iletişim aracı olarak ele almadaki tavırlarını irdelemeye çalışacağız.

1. Toplumun dili bir iletişim aracı olarak kullanma başarısı

Bir batılı Türkolog (Peter Golden) “Türkçe bütün Avrasya’yı etkilemiş ve diğer dilleri yutmuş bir dildir” diyor. Bu görüşü, dilden ziyade demografik bir öngörü olarak kabul ediyorum. Çünkü Türkçe tarihî dönemlerde, özellikle İslam kültürün etkisini altında girdikten bir iki asır boyunca bir yazı dili olarak bocalattırılmış, Türklerin “âlim ve fâzılları” hep Farsça ya da Arapça ile yazmışlardır. Doğuda Çağataycanın kuruluşu 14. yüzyıldan, Batıda Oğuzcanın yazı dili oluşu 13. yüzyıl sonlarına tekabül eder.

Hal böyle olunca, Türkçeyi yazı dili olarak kullanacak olan aydınların duyarsızlıkları Türkçenin erken dönemlerden itibaren bilim ve sanat terminolojisini oluşturmasını engellemiştir. Bu yüzden hemen her çağda, aydınların bu duyarsızlığına karşı gerek halktan, gerekse şuurlu aydınlardan cevaplar gelmiştir. Nevai’nin Muhakemetü’l-Lugateyn’i kaleme alma sebebi; Aşık Paşa’ya “Türk diline kimesne bakmazıdı/Türklere her giz gönül akmazıdı” diye başlaşan yakınması, Zati’nin “Türkün iti bile şehre inince Farsi ürür” demesi hep bu yüzdendir.

Tarihi dönemlerden günümüze geldiğimizde durum pek farklı sayılmaz. Toplumda dili kullanmadaki özensizlik, dikkatsizlik, bugün de devam etmekte, üstelik bunlar kurumsallaşma yolunda epey de mesafe alınmış durumdadır.

2. Eğitim ile ilgili sorunlar

Bir dilin “hayat”ı onun kullanılmasıyla doğru orantılıdır. Bu kullanım da eğitim, bilim, kültür vb. alanlarda olacaktır. Dil yalnızca konuşmadan ibaret olması, onun kısa süre sonrasına iyice bozulması, standartlığını kaybetmesine ve bir süre sonra da başka dillere yerini bırakmasına yol açacaktır. Yüzlerce dilin böylece “öl”düğünü tarih yazıyor.

Bu bakımdan dilin eğitimde kullanımı onun yaşaması için “hayatî” bir şarttır.

Bildiğiniz gibi, anayasaya göre eğitim dilimiz Türkçedir.

Fakat ülkemizde yabancı dil eğitimi ve yabancı dille eğitim sürekli olarak gündemde durmakta ve bu sorunla ilgili çok çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Bu biraz “körlerin fil tarifi”ne benziyor..

Öncelikle, bu mesele, bir dil meselesi olmaktan çıkmış, ülkenin eğitimin temel meselelerinden birisi olmuştur. Bunun tarihi de Tanzimat’a hatta Batılılaşma maceramızın başlangıcına kadar götürelebilir..

Her şeyden önce yabancı dil eğitimi ile yabancı dille eğitimi birbirinden ayırmak gereklidir. Yabancı dil eğitimi, bütün dünyada uygulanan yöntemlerle ve sağlıklı bir şekilde yapılmalıdır. Bunun için bütün görsel, işitsel ve uygulamaya dayalı yöntemler kullanılmalıdır.

Fakat işin öteki cephesi “yabancı dille eğitim”e gelince; bu hiçbir bilimsel değer taşımamakta ve eğitilenlere eğitildikleri “bilim” dalı dahi öğretilememekte. Bununla ilgili olarak Hacettepe Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma çarpıcı gerçekleri ortaya koymaktadır. Aynı ders, aynı konu bir grup öğrenciye İngilizce anlatılıyor, bir grup öğrenciye de Türkçe anlatılıyor: Sonuçta, Türkçe dinleyenler %67 oranında “anla”rken, İngilizce sınıfında bu oran %22 düzeyinde kalıyor.

Yine, 'Anadolu Liselerinde Uygulanan Yabancı Dille Öğretim Programlarının Değerlendirilmesi’ başlıklı araştırma, çarpıcı gerçeğin sadece Anadolu Liselerinde olan boyutunu çok yalın biçimde ortaya koymaktadır. Araştırmaya göre ''Anadolu Lisesi öğrencilerinin yüzde 82.4'ü fen grubu derslerini İngilizce yerine Türkçe okumayı tercih etmektedir. Yine, öğrencilerin yüzde 83.9'u İngilizce öğretimde konuların iyi öğrenilmediğini, yüzde 81.91'i de yabancı dille öğretimin öğrencileri ezberciliğe yönelttiğini'' söylemektedir.

Eğitimin yabancı dille yapılması, insanlara yalnızca yabancı dili öğretememekte kalmıyor, aynı zamanda bilimde de başarılı öğrenmeyi engellemektedir.

Yabancı dille eğitimin bir de toplumsal ve psikoloji ayağı bulunmaktadır. Türk toplumunda yabancı dil bilmeyen insanın iş sahibi olamayacağı, mesleğinde başarı olması için mutlaka İngilizce (başka yabancı dil değil!) bilmesi, bunun insanın geleceği için olmazsa olmaz şart halinde algılanmaya başlaması ise işin en korkunç cephesini oluşturmaktadır. Çünkü, bu noktadan sonra insanlar kendi dillerine inançlarını yitirmektedirler. Bu güvensizlik, bütün topluma yayılmakta ve bir “sosyal anemi” halini almaktadır. Bunun sloganı da “biz adam olmayız!”dır. Bu yüzden, geçen gün gazetelerde yansıdı, Adana’da bir grup ev hanımı, çocuklarının kreşten itibaren İngilizce eğitimine tabi tutulmasını istemişler!

Kısaca söylemek gerekirse, yabancı dil eğitimi ile yabancı dille eğitimi karıştırmak gereklidir

Eğitimle ilgili bir genel sorun da okuma oranındaki önemli orandaki düşmedir. Kitap okuma oranının düşmesi, görsel bilgilenmenin önem kazanması, dili kullanma ve dille bilgi üretmeyi de engellemektedir. Ülkemizde kitap okuyanların oranı şu şekilde bir seyir göstermektedir:

Kitap okuma oranları

1965  %27
1980  %5.7
1990  %2.5
1997  %3.5

 

Bugün gazete okuyanların oranı % 5’tir.

3.      Basın-yayın dili ile ilgili sorunlar:

Basın-yayın araçları iletişim aracı olarak büyük ölçüde dili kullanmaktadırlar. Son zamanlarda görsel içerik de ağırlık kazanmış olmasına rağmen, dil iletişimde hâlâ vazgeçilmez unsurdur.

Basın yayın araçlarının toplum üzerindeki vazgeçilmez hakimiyet üstünlüğünü dili taşımaktaki başarısında da görmekteyiz.

Fakat bu taşıma her zaman ve hatta çoğu zaman olumlu yönde gerçekleşmiyor. Bu, birçok bilimsel toplantıya, yazıya konu olmuş, hatta, gazetelerde dil zaptiyeliği köşeleri açılmak durumunda kalınmıştır.

Basın yayın dili ile ilgili sorunları şu ana başlıklar altında toplayabiliriz

Gazete ve dergilerdeki imla ve dil yanlışları

Gazete ve dergilerdeki imlâ ve dil yanlışları dilin imlâ olarak kirlenmesinde en önemli etkendir.

-Bu dil yanlışlarının başında yabancı kökenli sözcükleri Türk alfabesinde olmayan harflerle yazmaları geliyor

 Taxi, fax, index, maximum, sex, dublex

-Dil yanlışları:

·         “Affedersiniz, kendimi tanıştırmadım.” (TRT 1, Üzgünüm Leyla, 9.10.2000)

·         “Seyirciden çok olumlu tepkiler aldık.” (Hemen her radyo ve televizyon kanalında)

“Tepki” olumsuzdur. Olumlu tepki olmaz.

·         “İçişleri eski bakanı ... ”, “Meclis eski başkanı ...”

“Başbakan Sayın Bülent Ecevit”, “Profesör Doktor Sayın ...” (Hemen her radyo ve televizyon kanalında)

Bu örneklerde, Türkçenin isim tamlaması yanlış şekilde bölünmekte ve vurgulanmaktır. Buradaki “eski”lik, “sayın”lık yalnızca içişlerini değil “içişleri bakanı”nın sıfatıdır.

·         “Dünyanın ilk üç bıçaklı traş makinesi.” (Gilette reklamı)

(=Dünyanın üç bıçaklı ilk tıraş makinesi)

·         Daha içeride neler var” (Lee Cooper reklamı)

(“Daha”, “içeri”nin değil, “neler”in tamlayıcısıdır.)

·         “Lütfen istemeden pasonuzu gösteriniz. (EGO Otobüslerinin camlarından)

(Duyurudan “İstemeye istemeye de olsa pasonuzu göstermelisiniz” anlamı çıkıyor. Oysa “sizden istenmesini beklemeden, kendiliğinizden pasonuzu göstermelisiniz” denmek isteniyor.)

·         Metro açılış töreninden: “İstanbul’un yıllar süren rüyası sona eriyor.” (Atv, Ana Haber Bülteni, 17.9.2000)

(“Rüyanın sona ermesi” istenmeyen bir durumun gerçekleşmesi halinde kullanılan bir ifadedir. Oysa burada yıllar süren bir çalışmanın sonunda metronun açılması ve bir rüyanın gerçekleşmesi)

·         “Çektiğiniz filmler içinde bana ufuk vermiş olanlar var.” (Selim İleri, Selim İleri’nin Not Defterinden”, BRT, 30.9.2000)

(=Çektiğiniz filmler içinde bana ufuk açmış olanlar var.)

·         “Cazseverlerin çok hoşuna gideceği bir albüm.” (TRT 3, 28.9.2000, 21.30)

(=Cazseverlerin çok hoşuna gidecek bir albüm.)

Televizyon ve radyolardaki telaffuz, vurgu ve tonlama yanlışları

Özel radyo ve televizyonların kurulması ile telaffuz, vurgu ve tonlama yanlışları yapılmaktadır. Bunlar, dilimizin hem telaffuzunu hem de fonetik sistemini etkilemekte ve gitgide yaygın yanlışların kurallaşması tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktayız. Bunun için bu yayın kuruluşlarında çalışacak insanlara, diksiyon ve sunuculuk kurslarından belge sahibi olmaları şartı getirilmelidir.

Bunun yanında son yıllarda yaygınlaşan “Anadolu dizileri”nde yerel ağızlar kullanılmaktadır. Böylece, ağız özellikleri ile konuşma, standart dile karşı ağızları, diyalektleri meşrulaştırılmaktadır. Rayting uğruna yapılan bu diziler, gecekondudaki birkaç insana daha fazla televizyon izlettirmekte, ama dilimizin musikisine, fonetiğine esaslı darbeler indirmektedir.

4. İnternet ile ilgili sorunlar

İnternetin yaygınlaşması, “bilgi” kavramının sınırlarını genişletmiş ve bu alanda geleneksel bilgilenmeyi kökten değiştirmiştir. Bu yüzden, bilgi ve belgeler elektronik ortama taşınmakta, böylece daha fazla bilgiye daha az zamanda ulaşma şansını yakalamış olmaktayız.

Fakat, İnternet küresel bir bilgilenme mekanizması olduğu için ulusal dil ve geleneksel bilgiyi esaslı biçimde tehdit etmektedir. Bizim konumuz dil olduğu için buna değinmekle yetineceğiz.

Türk interneti bugün 10 yaşındadır. İnternetteki Türkçe portal (=Türkçe içerikler) ancak binde 4’tür. Bu Türkçe içeriklerin büyük bölümünün henüz internet dışında olduğunu göstermektedir.

İnternetteki içeriksel yoksunluk ve yoksulluk dile de yansımakta ve Türkçe gerek fonetik gerekse morfoloji ve sentaks olarak büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunmaktadır.

Bunun yanında internette haberleşmesinde kullanılan chat (=sohbet) ile yeni bir dil türemiş, kimsenin anlamadığı, anlamlandıramadığı kısa, devrik, düşük cümleler; birtakım işaretler, insanları muhakemeden alıkoymakta, düşünmeyen yalnızca birkaç kısa işaretle anlaşan “siber-men”ler olmuşlardır. Bunun dil boyutu yanında psikoloji boyuta da çok önemlidir.

İnternette dili İngilizce olduğu için dilimizi sözcük düzeyinde de kirletmekte ve her gün yenilenen teknolojinin yeni terimlerini karşılamak mümkün olmamaktadır. Yerine Türkçesi konulamayınca orijinali aynen (yazılışıyla) kullanılmakta ve dilde bir “İngilizce alt dil alanı” oluşturmaktadır. Bu dil alanları yahut adacıkları gitgide yaygınlaşmakta ve dilin bütününe hükmeder hale gelmektedir. (Geçen gün kızım, hayvan olan fare yerine “mause” insanın kulağının kemirir mi baba” diyor)

İnternette ve görsel bilgi edinmenin sığlaştırdığı insanlar artık doğru dürüst cümle kuramaz hale gelmişlerdir. Bunlar tepkilerini cümlelerle değil birkaç argo ünlüm sözcükleriyle ifade etmektedirler. Örneğin; şey, yani, hadi yaaa, oha, süper bi olay, bittim ya, acayip güzel, sinir oluyorum, herıld yani, kıro, hanzo, bana işlemez, saloş (salak’tan), okey, şoke olmak, keşkem, nabersin, apıştım kaldım, gıcık kaptım beee, ciddi olamazsın…

Neler yapılmalıdır?

    VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda Türkçe ile ilgili şu alanlarda çalışma ve planlamalar yapılacağı öngörülmüştür:

  • -Türkçe'nin Eğitimi ve Öğretimi

  • -Türkçe’nin Kullanımı

  • -Türkçe’nin Araştırılması

  • -Bilim Dili Olarak Türkçe

  • -Bilgisayarda Türkçe'nin İşlenmesi

      -Türkçenin eğitimi ve öğretimi için öncelikle ve özellikle Türkçe ilgili komplekslerimizden süratle kurtulmamız gerekmektedir. Türkçenin yazılı kaynaklarıyla 1300 yıllık bir geçmişi bulunduğunu, dünyada konuşan sayısı bakımından 5. büyük dil olduğunu, coğrafya olarak da 12 bin km karelik bir alana yayıldığı bilgi ve bilincini insanımıza kazandırmamız gerekmektedir.

    -Daha sonra  ilkokuldan itibaren çocuklara, yazılı ve sözlü olarak kendini, kendi bilgisini ifade edebilme becerisini kazandırmak gerekir. Bu bakımdan ilköğretim okullarında ve liselerde yazılı ve sözlü kompozisyona öncelik verilmelidir.

    -Türkçenin kullanımıyla ilgili hedefler, topyekun bir dil seferberliği ve bilinçlenmesiyle olacaktır. Başta yine eğitim kurumları olmak üzere, basın-yayın araçları, internet dünyasında “Doğru ve Güzel Türkçe” kampanyası açılmalı ve toplumun bütün fertleri bunu hissederek katılmalıdırlar.

    -Türkçenin araştırılması daha çok akademik kurumlarda yürütülecektir. Türkolojinin gelişmesi için sosyal bilimlerin “övey evlat” muamelesinden kurtulması, bunların ülkenin geleceği için önemli stratejik bilimler olduğu gerçeği göz önünde tutulmalıdır.

    -Bilim dili olarak Türkçe hedefi ise önemli bir noktadır. Türkçe ile bilim yapılabileceği, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nu kurmadaki temel amaçlarından birinin Türkçenin bilim, kültür ve sanat dili olarak geliştirilmesine zemin hazırlamaktı. Örneğin, akademik alanda, Türkçe yayınlara, yabancı dildeki yayınların yarı puanının verilmesi, bilim adamlarını kendi dilleri ile yazmamaya teşvikten başka bir şey değildir.

     -Bilgisayar ve internette ise biraz önce söylediğimiz noktalarda birçok eksik vardır. Fakat, bunlar, doğru ve hedefleri belli çalışmalarla giderilebilir. Yeter ki insanlarda Türkçe bilinci olsun, Türkçe güveni olsun.

Sözlerimi, Yüce Atatürk’ün Türk dili ilgili söylemiş olduğu birkaç önemli sözle bitiriyorum:

- Türk demek Türkçe demektir.

- Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir.

- Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.

- Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet örgütümüzün dikkatli, ilgili olmasını isteriz.

- Türk dili zengin, geniş bir dildir. Her kavramı ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak bulmak, toplamak ve onlar üzerinde işlemek lazımdır.

- Türk milletini ve Türk dilini uygarlık tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.

- Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir.

--------

(*) Muğla Üniversitesi, Aylık Konferansları, 16 Nisan 2003, Çarşamba, Cenap Birgili Amfisi