CUMHURİYETİMİZİN 75. YILINDA TÜRK DİLİ*
Cumhuriyetimizin 75. yılını kutladığımız şu günlerde, Türkiye Türkçesinin bu süreç içinde gelişim ve değişimi, Cumhuriyet'in kuruluşunda bu husustaki hedeflenen noktalara ulaşılıp ulaşılmadığı hakkında şimdiye kadar çok çeşitli görüşler ileri sürüldü. Bu yazıda, bu 75 yılda dilimizin sosyal bir kurum olarak toplumu şekillendirmesini ve bir millî kültür müessesi olarak geçmişi geleceğe bağlaması noktasında karşılaştığı problemlerini irdeleyeceğiz.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, M. K. Atatürk'ün çeşitli yerlerde ve muhtelif vesilelerle söylediği gibi esas olarak millî kültür üzerine kurulmuş bir devlettir. Bunun en açık delili, Atatürk'ün Türk Dilini Tetkik Cemiyeti ile Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti'ni bizzat direktif vererek kurdurması, mirasının bir bölümünü bu kurumlara bırakması, etrafında sürekli dil ve edebiyat bilginlerini bulundurmasıdır.
Peki Cumhuriyet'in kurucularının bu dil, edebiyat, kültür hassasiyeti nereden geliyordu?
TANZİMAT'TAN CUMHURİYETE
1789 Fransız ihtilali ile bütün dünyayı saran milliyetçilik cereyanları siyasî alanda millî devleti esas aldığı gibi, kültürel alanda da millî dili ve edebiyatı öngörmekteydi. Osmanlı devletinde Tanzimat'ın ilanından (3 Kasım 1839) sonra aydınlar arasında tartışılmaya başlanan millet-meşrutiyet-hürriyet kavramları millî dili de gündeme getirmiştir. İlk dönem Tanzimat aydınları, dili halkı aydınlatmak için bir vasıta olarak görmüşler, Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Şemseddin Sami ve Ahmed Mithad Efendi bazı eserlerinde ve gazete yazılarında bunu uygulamaya çalışmışlardır.[1]
Tanzimat döneminde yeşermeye başlayan bu halk dili ile edebiyat yapma düşüncesi kısa bir zaman sonra yazılan Türkçe gramer ve sözlüklerle bilimsel temellerini de bulmaya başlamıştır. Özellikle Ahmet Cevdet Paşa'nın Medhal-i Kava‘id (İst. 1851), adlı Türkçe grameri, Ahmet Vefik Paşa'nın Lehçe-i Osmani, (İst. 1293) Şeyh Süleyman Efendi'nin Lügat-i Çağatay ve Türkî Osmanî, (İst. 1298), Mehmed Sadık'ın Üss-i Lisan-i Türkî, (İst. 1313), Muallim Naci'nin Lügat-i Naci , Şemseddin Sami'nin Kamus-ı Türki (İst. 1900) adlı sözlükleri devrin Türk dili alanındaki önemli çalışmalardır.
Tanzimatçılara göre daha ferdî bir edebiyatın peşinde olan Servet-i Fünûn şair ve yazarları dilin sadeleşmesi yönünde her hangi bir çaba harcamadıkları gibi, halka mal olmamış bir çok kelimeyi kullanarak dili, büsbütün içinden çıkılmaz hale getirmişlerdir. Fakat bu dönemde de Ahmed Mithad, Şemseddin Sami ve Necib Asım gibi yazar ve bilim adamlarının Türkçecilik hareketini savunduklarını görmekteyiz.
II. Meşrutiyet (1908) in getirdiği hürriyet ortamında, dilde sadeleşme hareketleri de büyük bir aşama kat etmiştir. Bu devirde Türkçecilik hareketi, 1909'da çıkan Türk Derneği ile 1911'de Selanik'te yayımlanmaya başlayan Genç Kalemler ve aynı yıl İstanbul'da yayın hayatına atılan Türk Yurdu dergileri etrafında şekillenmeye başlamıştır. Genç Kalemler'in II. cildinin 1. sayısında Ömer Seyfeddin'in “Yeni Lisan” adlı makalesi, Tanzimat'tan beri devam edegelen dil tartışmalarına yeni bir hüviyet kazandırmış, dönemin aydınları arasında esaslı yankılar bulmuştur. Bu görüşler daha sonra Ziya Gökalp tarafından Türkçülüğün Esasları'nda 11 madde halinde "Lisanî Türkçülüğün Umdeleri" başlığı altında felsefî ve bilimsel temellere oturtulmuştur.[2]
II. Meşrutiyet, dil alanında, işte bu fikrî ve ilmî zemine oturmuştur. Meşrutiyet hareketi en azından düşünce olarak halka dayanıyor, halkı esas alıyordu. Bu halkçılık düşüncesi, dilde, edebiyatta ve sanatta halka dönüşü de beraberinde getirmişti. Böylece, klâsik Osmanlı Türkçesinin gündelik dile mal olmamış deyim, tamlama ve kelimeleri yazıda kullanılmamaya başlamıştı. Özellikle Türkçülük ve İslamcılık fikrini savunan aydınlar eserlerini konuşma diline yakın bir dille yazıyorlardı.
Cumhuriyet'i kuran aydınlar, işte bu düşünce atmosferinde yetişmişler ve yeni devletin dil politikasını da bu düşüncelerden geniş ölçüde faydalanarak şekillendirmişlerdir.
CUMHURİYETİN İLK YILLARI
Cumhuriyet'in ilk yıllarında dil tartışmaları daha çok imlâ ve alfabe konularında yoğunlaşmıştır. 3 Kasım 1928'de Latin harfli alfabenin kabulünden sonra, artık, dilin gramer, sözlük ve mukayeseli araştırmalar gibi meselelerine dönülmüştür.[3]
Harf inkılabından sonra Atatürk'ün direktifiyle, Türk dilinin bir müessese tarafından ve bilimsel esaslar çerçevesinde incelenmesi amacıyla 12 Temmuz 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Cemiyet, filoloji ve lengüistik ile Türk dili tarihi olmak üzere iki büyük alanda faaliyet gösterecekti.[4]
26 Eylül 1932'de I. Türk Dil Kurultayı toplandı. Bu kurultayda Merkez Heyeti tarafından uygulanmak üzere 7 maddelik şu görüşler kabul edilmiştir:
1. Türkçenin Sümer, Eti dillleriyle ve Hind-Avrupa dilleriyle mukayesesi yapılmalıdır,
2. Türkçenin tarihî oluşumu araştırılmalı ve grameri yazılmalıdır.
3. Derleme çalışmaları, lehçe ve terim sözlükleri yapılmalıdır,
4. Türkçenin tarihî grameri yazılmalıdır,
5. Doğuda ve batıda Türkçe ile ilgili olarak yazılan eserler toplanmalı, bu eserlerden gerekli olanlar dilimize çevrilmelidir,
6. Cemiyet, araştırmalarını bir dergi ile yayımlanmalıdır,
7. Gazetelerde dil işlerine hususî yer verilmelidir.[5]
Bu kararlar, gelecekteki dil çalışmalarını şekillendirmesi bakımından oldukça gerçekçi hedeflerdir. Bu maddelerde, temel olarak, gramer, sözlük ve dil tarihi araştırmaları üzerinde yoğunlaşılması öngörülmüş, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerindeki dil tartışmaları aşılarak akademik çalışmalar yapılması hedeflenmiştir. Atatürk'ün kendisi de Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat inceleyerek, dönemindeki bilginleri Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Köktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk iki cildi O’nun sağlığında yayımlanmış; 1940'larda yayımlanan Dîvanü Lûgati't-Türk, Kutadgu Bilig gibi önemli eserler üzerindeki çalışmalar da yine O’nun tarafından başlatılmıştır.
Kurultayda alınan kararlar kısa sürede uygulamaya konulmuş ve çeşitli komisyonlar kurularak bu hedefler doğrultusunda çalışmalar başlatılmıştır. İlk olarak halk ağzından söz derleme işine girişilmiş, Türkiye'nin bütün il, ilçe ve köylerinde derleme faaliyetleri başlatılmıştır. 1933 yılının Ocak ayından başlayan bu çalışma on dokuz ay sürmüş, Ankara'da 130.000 fiş birikmiştir.[6] Bunun yanında, eski eserlerde yer alan Türkçe kelimelerin de taranması yoluna gidilmiş, taranan 150 eserden 125.000 fazla fiş hazırlanmıştır. Bu eser, Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi adıyla neşredilmiştir. Bunların yanısıra, terim, gramer ve yayın işi de devam etmiştir.
Bundan sonra, Atatürk'ün sağlığında iki kurultay daha toplanmıştır. 24 Ağustos-31 Ağustos 1936 tarihleri arasında yapılan III. Türk Dili Kurultayında, temel olarak, -tartışmaları günümüzü kadar devam eden- "Güneş-Dil Teorisi" üzerinde durulmuştur.
ÖZLEŞTİRMECİLİK VE GÜNEŞ-DİL TEORİSİ
Cumhuriyet döneminde dil üzerinde en fazla tartışma yapılan konu tasfiyecilik veya özleştirmecilik hareketidir. Yankıları günümüze kadar devam eden bu hareketin başlangıcı ve sebepleri üzerinde kısaca durmak yerinde olacaktır.
Tasfiyecilik, dilden yabancı kökenli bütün kelime, kavram ve terimleri atarak onların yerine anadilden türetilen şekilleri ikame etmektir.
Önce, bu hareketin başlama yıllarını ve sebeplerine bir göz atmak gerekiyor.
Tanzimatçıların dilde sadeleşme fikrine rağmen Servet-i Fünun edebî akımına mensup yazarların ileri derecede bir uydurmacılık yoluna saptıkları görülmüştür. Bu dönemde Arapça ve Farsça kelime köklerinden birtakım sözler türetilmiş, bunun yanında daha önce hiç bir yerde kullanılamayan kelimeler Arapça ve Farsça sözlüklerden devşirilerek dile sokulmaya çalışılmıştır. İşte, Servet-i Fünuncuların bu aşırı tutumuna karşı Fuat Kösearif, Osmanlıcadaki Arapça ve Farsça bütün kelimelerin atılıp yerine Türkçe veya diğer Türk lehçelerinden kelimeler ikame edilmesini tavsiye etmiştir.
II. Meşrutiyet”ten Cumhuriyet”e kadar dilde bu tartışmalar hiç durmadan devam etmiştir. Cumhuriyet'in kültür programını da bu düşünceler derin şekilde etkilemiş görünüyor.
Atatürk 1928'de harf inkılabını gerçekleştikten sonra 1932'de de dilin sadeleşmesi ve gelişmesine el atmıştır. I. Türk Dil Kurultayı'ndan sonra dilde üç-dört yıl süren özleştirmecilik hareketi devam etmiş, III. Türk Dili Kurultayından sonra ise Güneş-Dil Teorisi tartışılmaya başlanmış, böylece tasfiyecilik çalışmaları Atatürk'ün ölümüne kadar durmuştur.
Güneş-Dil Teorisi, dil felsefesi ile ilgili bir teoridir. Kaynağı, Viyanalı dil bilgini Dr. Hermann F. Kıvergitsch'in 41 sayfalık basılmamış tezidir.[7] Teze göre, dünyada hayatın kaynağı olan güneş, dillerin türeyişinde de temel etken olmuştur. İnsanın zihninde uyanan bütün kavramlar, güneşin verdiği ışıktan, aydınlıktan, parlaklıktan meydana gelmiştir. Dolayısıyla insanlar ilk önce güneşe bir ad verme gereği duymuşlardır. İşte bu kavramı anlatan ilk söz, Türk dilinin kökü olan ağ kelimesidir. Yani, dillerdeki bütün kelimeler bu ağ kelimesinden doğmuştur.
İşte Atatürk bu teoriyi desteklemek suretiyle, Türkçedeki tasfiyecilik haraketini durdurmuş, dilin normal gelişme ve değişme seyrine bırakılmasını temin etmiştir. Böylece, dilimizde kültürel ve semantik anlamda derinlik kazanmış ve işlene işlene Türkçenin fonetik sistemine uydurulmuş kelimelerin dilden atılması yolu tıkanmıştır[8]. Zaten bu hareket Atatürk'ün dil inkılabı yapma düşüncesinin temelini teşkil eden ve daha önce de Yeni Lisancıların savunduğu halkın konuştuğu Türkçe ilkesi ile de uyuşmaktaydı.
Atatürk'ün dil inkılabın başlıca hedefleri şunlardı:
1. Dili karma ve yapma bir dil olan Osmanlıca nesir dilinin kelimelerinden ayıklamak,
2. Aydınların dili ile halkın dili arasındaki kopukluğu gidermek,
3. Türk diline millî bir gelişme yolu çizmek,
4. Türkçeyi uzun vadede bir bilim ve kültür dili yapmak.[9]
Bu ilkeler, bir ara, (1932-1934 yılları arasında) yukarıda ifade ettiğimiz tasfiyecilik hareketi ile sekteye uğradı ise de, Güneş-Dil Teorisi'nin hareket noktası olarak ele alınmasından sonra (1936) bu görüşleri, Atatürk'ün Türk dil inkılabı ile ilgili temel prensipleri değerlendirmek gereklidir.
75 YILDA TÜRKÇENİN GELİŞMESİ İÇİN NELER YAPILDI?
Atatürk'ün bizzat kendisinin kurdurduğu ve Türkçenin belli bir bilimsel kurum tarafından geliştirilmesini, araştırılmasını istediği Türk Dilini Tetkik Cemiyeti (Daha sonra Türk Dil Kurumu) yıllar içinde birçok önemli çalışmalar yapmıştır. Ama, Atatürk'ün dil için koyduğu hedeflere ulaştığımızı söylemek şimdilik pek mümkün görünmüyor.
Önce bu süre içinde yapılan çalışmaları belli başlıklar altında ele alarak katedilen aşamaları tespit etmek yerinde olur.
1. Sözlük Çalışmaları: Türk Dil Kurumu'nun ilk çalışmalarından biri Türkiye Türkçesinin esaslı bir sözlüğünü hazırlamak olmuştur. O güne kadar hazırlanan sözlükler -Şemseddin Sami Bey'in Kâmûs-ı Türkî'si hariç- ihtiyaçlara cevap verebilecek durumda değildi. Bunun için halk ağzında yaşayan fakat yazı dilinde kullanılmayan kelimelerin derlenmesi yoluna gidildi. Bu derleme faaliyeti 1932-1934 yılları arasında yurdun dört bir yanında görev yapan aydınlar -özellikle öğretmenler- tarafından yürütüldü. Bu çalışmalar 6 cilt halinde Söz Derleme Dergisi adıyla yayımlandı. Daha sonra söz konusu çalışmalar devam ettirildi. 1963-1979 yılları arasında bu derlemeler birleştirildi ve böylece bugünkü 12 ciltlik Derleme Sözlüğü ortaya çıktı.
Bu alanda ikinci bir eser olarak da Tarama Sözlüğü'nü görmekteyiz. Bu çalışmaya 1935 yılında başlanmış, XIII-XIX. yıllar arasında yazılan toplam 227 eserdeki Türkçe kelimeler taranmak suretiyle 1974-1977 yılları arasında 12 cilt eser olarak Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü adıyla yayımlanmıştır.
Derleme ve Tarama faaliyetlerinin yanı sıra yazı birliğinin sağlanması amacıyla imlâ işine el atıldı. 1929 yılında Dil Encümeni tarafından İmlâ Lügati çıkarıldı. Bu kılavuz son olarak geliştirilmiş biçimiyle İmlâ Kılavuzu (1996) adıyla yayımlandı.
1944'deki IV. Dil Kurultayı'ndan sonra yaşayan Türkçenin sözlüğü olan 668 sayfalık Türkçe Sözlük yayımlandı. Bu sözlüğün son baskısı bu yıl (1998) çıkacak ve 70 bin kelimeyi içine alacaktır.
2. Gramer Çalışmaları: Türk Dil Kurumu'nun aslî görevlerinden biri de tarihî ve çağdaş Türk lehçelerinin gramerlerini hazırlamak olmuştur. Bu amaçla ilk önce Tahsin Banguoğlu tarafından hazırlanan ve özellikle orta öğretimin Türkçe dil bilgisi ihtiyacını karşılayacak olan Anahatlarıyla Türk Grameri yayımlandı (1940). Bugün bunun yanısıra tarihi ve çağdaş lehçelerin gramerlerinin hazırlaması için büyük bir proje başlatılmıştır.
Türkiye Türkçesinin gramer problemleri, Cumhuriyet döneminde çeşitli eserlerde ele alınmıştır. Bu eserlerden biri M. Ergin'in Türk Dil Bilgisi (1958) adlı çalışmasıdır. Yine tarihi Türkiye Türkçesinin gramer özellikleri ile ilgili olarak yazılan F. Kadri Timurtaş'ın Eski Türkiye Türkçesi (1977) eseri de bu alandaki önemli bir boşluğu doldurmuş, dil incelemeleri için esaslı bir kılavuz olmuştur.
Bunların dışında Türkiye Türkçesi grameri ile ilgili daha birçok kitap yayımlanmıştır.
3. Ağız Araştırmaları: Türk Dil Kurumu'nun hedeflerinden biri de Anadolu ağızları üzerinde çalışmalar yaparak bunların fonetik ve morfolojik özelliklerini ortaya çıkarmak olmuştur. Bu alanda ilk ciddi çalışmayı Ahmet Caferoğlu yapmıştır. Anadolu'nun hemen hemen bütün bölgelerinde derlemeler yapan bu bilim adamı elde ettiği malzemeyi 1940-1951 yılları arasında 9 ciltlik bir külliyat alarak yayımlamıştır. Bu öncü çalışmadan sonra Zeynep Korkmaz tarafından Güney-Batı Anadolu Ağızları ve Nevşehir ve Yöresi Ağızları araştırılmıştır. Bugün Türkiye'de, Nevşehir, Kars, Rize, Erzurum, Kütahya, Bartın, Gümüşhane, Artvin, Diyarbakır, Kırşehir ve Erzincan illeri dışındaki şehirlerin ağızları üzerinde esaslı akademik çalışmalar yapılmamıştır. Öte yandan, iletişim araçlarının gelişmesiyle artık ağız özellikleri yavaş yavaş yok olmaya yüz tutmuştur. Bu bakımdan, başta eğitim kurumları olmak üzere bütün birimlerin bu konuya hassasiyetle eğilmesi ve bir an önce Türkiye Ağız Atlası'nın çıkarılması en önde gelen milli kültür hedeflerinden biri sayılmalıdır.
4. Bilimsel Yayınlar: Türk Dil Kurumu, Türk dilinin temel kaynaklarını bilimsel ölçüler çerçevesinde yayımlamayı hedeflerinden biri olarak kabul etmişti. Bu bağlamda ilk çalışma H. Namık Orkun tarafından Orhun Abideleri ile ilgili eseri olan Eski Türk Yazıtları (4 cilt, 1936-1941) adıyla ortaya konmuştur. Karahanlı Türkçesinin leksikoloji ve folklor bakımından fevkalade kıymetli eseri Divanü Lügati't-Türk 1939-1943 yılları arasında Besim Atalay'ın tercümesiyle yayımlanmıştır. Bu dönemin diğer önemli eseri Kutadgu Bilig mevcut üç nüshası Reşit Rahmeti Arat tarafından karşılaştırılmak suretiyle yayımlanmıştır (1943). Yine aynı dönemin önemli eserlerinden biri olan Atabetü'l-Hakayık 1951 yılında yayımlanmıştır.
Bunların dışında daha sonraki yıllarda tarihi ve çağdaş Türk lehçelerine ait birçok dil metni doktora tezi seviyesinde bilimsel yöntemlerle incelenmiştir. Fakat bu çalışmaların büyük bir bölümü henüz yayımlanmış değildir.
Cumhuriyet'in dil politikasını belirleyen temel kurum olan Türk Dil Kurumu uzun yıllar dile hizmet etmiştir. Fakat, Atatürk'ün ölümünden sonra yeniden başlayan özleştirmecilik hareketi bilim adamlarını ikiye bölmüş, böylece dil çalışmaları için harcanması gereken mesai gereksiz polemiklerle Türkçeye zaman kaybettirmiştir. Bunda, dili canlı, değişen, gelişen bir olgu olarak değil de masa başında kelime üretmeyle değiştirilebilecek bir kurum görme zihniyetinin etkisi önemli rol oynamıştır. Bu arada Atatürk'ün Dil Kurumu'nu akademi haline getirme fikri de gerçekleşememiştir. 1983'ten sonra yeniden yapılanan Kurum, akademik çalışmalara öncelik vermiş, yabancı dillerden gelen kelimelere karşı Türkçe karşılık teklifleri sunarak halkın tercihine sunmuştur. Ayrıca, bağımsızlığını yeni kazanan Türk cumhuriyetleri ile özerk toplulukların gramer ve sözlüklerinin hazırlanması projesini başlatılarak bu alanda önemli bir adım atılmıştır.[10]
TÜRKÇENİN BUGÜNKÜ TEMEL PROBLEMLERİ
Yukarıda özetlediğimiz Cumhuriyet döneminde, dilin geliştirilmesi için yapılan çalışmalarda hedefler ne ölçüde gerçekleştirilmiştir, hangi noktalarda başarısız kalınmıştır? Gelişen, küreselleşen dünyada önümüzdeki yüzyılda Türkçenin bir bilim ve kültür dili olarak ayakta kalabilmesi için neler yapılmalıdır?
Cumhuriyetimizin 75. yılında dilimizin ne yazık ki hâlâ bir yığın problemi vardır. Gelişen ve değişen dil mekanizması, aynı zamanda gelişme ve değişmelerin de hedefindedir. Yani iç hareketliliğin yanı sıra dış hareketlilikten de etkilenmektedir. Onun için dilin problemleri hiç bitmeyecek ve dil, sürekli kendisi ile ilgilenilmesini bekleyen bebek gibi şefkate, alakaya muhtaç olacaktır.
Türk dilinin bugün içinde bulunduğu başlıca problemler şöyle sıralanabilir:
1. Basın-yayın dili ile ilgili problemler: yazılı ve sözlü iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte, basının dili kullanmasıyla ilgili pek çok problem ortaya çıkmıştır. Bunları maddeler halinde sıralayalım:
a) Argo kelimelerin yaygınlaşması: Dilin özel bir alanı olan ve belli çevrelerce konuşulan argo kelimeler genel dilin malı edilmeye başlanmıştır. Bu da dilde kuralları bozmakta, kelimeleri gerçek anlamları dışına taşıyarak iletişimde zevksizlik ve kopukluk yaratmaktadır.
b) Bölge ağızlarıyla yazmak ve konuşmak: Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden gelerek büyük şehirlere yerleşen insanlara ulaşma reytingi kaygısıyla bölge ağızlarıyla konuşma ve yazma yaygınlaşmaktadır. Özellikle reklam filmlerinde görülen bu bozukluk genel yazı ve konuşma dilini zedelemekte, Türkçe’nin standart bir ilim ve kültür dili olmasını engellemektedir. Ağız özellikleri, bilim adamları tarafından incelenir; eğer orada, genel dilde karşılığı olmayan kelimeler varsa yazı diline bu kelimeler ikame edilir. Yoksa ağız özelliklerini göz önünde tutarak konuşmak ve yazmak dile vurulacak en büyük darbelerden biridir.
c) Telaffuz ve imlâ hataları: Özel radyo ve televizyonların yaygınlaşmasıyla birçok kelimenin telaffuzu yanlış yapılmaktadır. nasîb yerine nâsib, alem (bayrak) yerine âlem (dünya), âşık (tutkun, âşık) yerine aşık (aşık kemiği), dahi (da de, bile anlamında) yerine dâhi (deha sahibi)... gibi yanlış telaffuzlar dile yerleşmeye başlamıştır. Bunun yanında imlâ hatalarına da bol bol rastlanmaktadır. Özellikle 'ki' aitlik eki ile 'ki' bağlacı, da/de bağlacı ile -da/-de bulunma hal eki bu konuda ilk akla gelen örneklerdir. Yanlış yerine yalnış, yalnız yerine yanlız kelimelerinin yazılma yanlışlığına yalnızca öğrenci sınav kâğıtlarında değil, büyük gazetelerin köşe yazarlarında ve televizyonlarımızın meşhur alt yazılarında da rastlıyoruz.
Bunun için basın-yayın dili ile ilgili olarak TDK etkin olarak görev almalı, bu alana yönelik kurslar, toplantılar düzenlemelidir. Ayrıca gazete ve televizyonlar da iç denetim sistemini geliştirerek bunun gibi hataları 'teknik hata' diye geçiştirmekten vazgeçip daha ciddi tedbirler almalıdırlar. Belki bunların hepsinden daha önemlisi, toplum olarak bu hatalara karşı duyarlı olmalı, gerektiği zaman ferdî girişimde bulunmalı, söz konusu yanlışları yapan yazılı ve sözlü basını uyarmalıyız.
2. Yabancı kelime salgını: İletişim araçlarının gelişmesiyle özellikle İngilizce kelimeler dünya dillerini tehdit eder duruma gelmiştir. Söz konusu kelimeler yazılı ve sözlü basın-yayın organlarıyla çok kısa sürede toplumun bütün kesimlerine yayılmakta, böylece, dilimizin, ses, yapı ve söz varlığını tehlikeli biçimde kuşatmaktadır. Bu da Türkçenin bilim ve kültür dili olma yolundaki gelişimine büyük darbe vurmaktadır. Yabancı kelimelerle ilgili problemleri birkaç başlık altında toplayabiliriz:
a) Yabancı kelimeyi aynen alıp kullanma: Özellikle bilgisayar, bankacılık, ekonomi, turizm gibi dışa açık meslek ve sektörlerde yabancı kelimeler yoğun olarak kullanılmaktadır. Bilgisayar alanında Türk Bilişim Derneği'nin bu problemi fark ederek Türkçe terimler önermesi ve bunları uygulamaya çalışması takdire şayan bir harekettir. Bu alanlarda yabancı kelime kullanmayı, mesleğin dünya ile bütünleşmesi şeklinde izah etmeye çalışma gibi tutarsız bir davranışa şahit oluyoruz. Elbette, dünya ile iletişim kurulacak, bütünleşilecektir. Fakat, bu mazeret, söz konusu alanlarda Türkçe terimlerin kullanılmaması gibi bir netice doğuramaz.
Yabancı kelimelerin, dili kirletmemesi için öncelikle acilen çeşitli iş alanlarına yönelik Türkçe terim sözlükleri hazırlanmalıdır.
b) Yabancı dillerin alfabe ve imlâ sistemlerini kullanma: Son yıllarda yaygınlık kazanan bir diğer dil kirlenmesi de Türk alfabesinde olmayan harflerin kullanılmasıdır. Bunların başında w, x, q işaretleri gelmektedir. show, showrom, fax, fix bu harflerin kullanıldığı en bariz kelimelerdir. Yine İngilizce “ve, ile” anlamına gelen & işaretine de artık her köşe başında rastlamak mümkün. İngilizce “i” sesinin harf karşılığı olan “y”nin bazı gazete ilanlarında Türk alfabesindeki “i” yerine kullanıldığına da rastlanılmaktadır. (Mesela “Kirişler Ayranı” yerine “Kyryşler Ayranı”).
c) Yabancı ekler: Birtakım yabancı eklerin gelişigüzel her kelimenin başına getirilerek kullanılması Türkçenin söz yapma yeterliliğini esaslı biçimde tehlikeye sokmaktadır. Yabancı dillerden alınan kelimelere Türkçe ekler getirerek onu zaman içinde Türk fonetik sistemine uyduruyorduk. Fakat son zamanlarda yabancı kelimeyle birlikte eklerin de 'ithal edilmesi' Türkçeyi yetersiz görme, ikinci plana atma dalaletinin (veya gafletinin) bir sonucudur. İnter-, mega-, -matik, -bank, the, gross-, -'s... gibi.
ç) Yabancı yapılı tamlamalar: Bu, dilimize yukarıdaki sorunlara oranla daha eski yıllarda yerleşmiş bir yanlıştır. Bilindiği üzere, Türkçe tamlamada, tamlayan önce tamlanan sonra gelir. Hind-Avrupa ve Sami dillerinde ise tamlanan tamlayanın önüne getirilir. Özellikle, işyeri isimlerinde Türkçe tamlamanın yapısı ters çevrilmiş ve Batı dillerindeki biçimde kurulmaya başlanmıştır. “Merkez Eczanesi” yerine “Eczane Merkez”, “Park Oteli” yerine “Otel Park”, “Levent Otoparkı” yerine “Otopark Levent”...
3. Yabancı dille eğitim: Ülkemizin en çok tartışılan eğitim meselelerinin başında yabancı dille eğitim gelmektedir. Bu konu ülkemizin her zaman "sıcak" gündemlerinden biri olduğu için üzerinde fazla durmayacağız. Yalnızca, eğitimin, insanların anadili ile yapılmasının bilimsel-pedagojik bakımdan daha verimli sonuçlar doğurduğunu vurgulamak istiyorum. Bunun için okullarımızda yabancı dille eğitim yerine, çağın bütün teknolojik araçlarından yararlanılarak dört başı mamur bir yabancı dil eğitimi verilmelidir. O zaman hem dilimiz bilim ve kültür dili olma yolunda gelişmesini sürdürecek hem de insanımız dünya ile her seviyede sağlıklı ilişkiler kuracaktır.
SONUÇ
Türk dili uzun tarihi geçmişi olan ve geniş bir coğrafyada konuşulan dil olma itibariyle birçok gelişme ve değişmeler yaşamıştır. Türkiye Türklerinin konuştuğu Türkçe de Selçuklu, Osmanlı tecrübelerini yaşayarak ve çağların süzgecinden süzülerek Cumhuriyet dönemine kadar gelmiştir. Büyük devlet adamı ve devlet kurucusu M. Kemal Atatürk, milletimizin bu önemli can damarının gelişerek bilim ve kültür dili olması için her türlü imkânı hazırlamış; bazan da bilim adamlarına öncülük etmiştir. Hatta şahsî mirasının bir bölümünü bu alandaki çalışmalarda kullanılmak üzere tahsis ederek, konuya verdiği önemi maddî destekle de perçinlemiştir.
Cumhuriyetimizin 75. yılında Türkçe, başta aydınlar olmak üzere bütün toplum kesimleri tarafından anadil bilinciyle kucaklanmayı ve bilim ve kültür dili olarak 21. yüzyılın birkaç önemli dili haline getirilmeyi bekliyor. Dilimiz, uzun tarihi geçmişi, zengin kelime ve ek yapısı ve muhteşem ifade gücüyle buna hazırdır. Yeter ki toplumumuza, dilin, millet hayatının en önemli varolma dayanaklarından biri olduğu gerçeği kavratılabilsin. Bu görev de herhalde Türk aydınına düşmektedir.
[1]A.Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, s. 113 v.d.
[2]Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İst. 1979 (Kadro yay.), s. 130-131
[3]A. Sırrı Levend, a.g.e., s. 403
[4]Zeynep Korkmaz, Atatürk ve Türk Dili Belgeler, s. 196
[5]Zeynep Korkmaz, a.g.e., s. 207
[6]A. Sırrı Levend, a.g.e., s. 416
[7]Zeynep Korkmaz, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c. I., s. 779
[8] Atatürk, 26 Eylül Dil Bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumu'na 26 Eylül 1934'te çektiği telgrafta "özek", "kut", "bitik" gibi yeni teklif edilen kelimeleri kullanırken, 27 Eylül 1937 yine aynı münasebetle yolladığı bir telgrafta bu tür yeni kelimeler yerine, o günün resmî dilinde yaşayan kelimeler kullanılmıştır. Zeynep KORKMAZ, Türk Dili Üzerine Araştırmalar-I-, s. 735
[9]Zeynep Korkmaz, a.g.e., s. 730
[10] Türk Dil Kurumunun son projeleriyle ilgili olarak bk. A. Bican ERCİLASUN, "Türk Dil Kurumu", Türk Dili, Sayı 561-Eylül 1998, s. 179-182
*Türk Edebiyatı, Aralık 1998, s. 33-37