TÜRKÇE VE TÜRK DÜNYASI*
Yağmur: Türk dilinin en büyük problemlerini anlatabilir misiniz?
Ali Akar: Bence “Problem”leri Türkçede değil, Türkçeyi anadili olarak kullanan insanların dillerine hoyratça davranmalarında aramak lazımdır. Türk aydını, hem Selçuklu ve Osmanlı çağlarında, hem de Cumhuriyet döneminde diline gereken önemi, özeni göstermiş değildir. Atatürk dönemi hariç tutulursa, Türk aydını ve siyasetçisi, ‘dil’i milli birliğin bir simgesi olmaktan çok siyasi çekişmelerin arenası olarak görmüştür ne yazık ki.
Dilin dil olmasını sağlayan, onu zengin, kullanılabilir, işlevsel kılan işlenmişliğidir. Bir dil ne kadar çok işlendi ise o kadar zenginleşmiş, derinleşmiş; çeşitli durumları, nesneleri ifade kabiliyeti gelişmiştir. İşte bu ‘gelişmişlik’ seviyesinden sonra bilim, kültür ve sanat dili olur. Türk dili, yazık ki tarihi dönemler içinde esaslı ihmallerle karşı karşıya kalmıştır. Selçuklu döneminde iki yüzyıl konuşma dili olarak kalmış. Osmanlı döneminde söz dizimi her ne kadar Türkçe olsa da kelime hazinesi bakımından iyice kenara itilmiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonra, Atatürk’le birlikte bir Türkçeleşme hareketi başlar. Fakat, özellikle 1960’lardan sonra dildeki aşırı özleştirmecilik kuşaklar arası kültürel kopukluklara yol açmıştır. Bu gün üniversite öğrencileri, Mehmet Akif’i, Tevfik Fikret’i, Ömer Seyfeddin’i anlayamayacak durumdadır. Geçen gün bir öğrencim ‘harap’ kelimesinin anlamını sordu.
Kısaca, aydınların dillerine sahip çıkmamaları yüzünden Türkçe –dünyanın en işlek ve insan zekasının en muhteşem düzeneği olduğu halde- dünya ölçeğinde istenilen seviyede değildir. En büyük problem de bu.
Yağmur: Türkçe’nin dünya dili olabilme ihtimalini değerlendirir misiniz?
Ali Akar: ‘Dünya dili’nden kasıt, dünyanın lingua franca’sı olması ise, bu Türkçeden çok Türkiye’nin siyasi ve ekonomik üstünlüğü ile ilgilidir. Dünyada bu dil-dışı gücü elinde bulunduran devletler, dillerini de bir meta gibi sunuyorlar. Nasıl coca cola içiyorsak, internet kullanıyorsak, İngilizce de konuşuyoruz, yazıyoruz. Yani, bunlar esasen birbirinden pek ayrılabilen şeyler değil. Fakat, burada bir tuzak var, ona düşmemek lazım: Yabancı bir süre sonra öyle üstün ve erk hale geliyor ki, yerli, ulusal dilin toplum nazarında “işlevsellik”i bitiyor. Yani insanlar artık çocuklarına Türkçeden çok İngilizce öğretmenin peşine düşüyorlarsa o zaman tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Yazık ki ülkemizde uygulanan yanlış dil politikaları yüzünden Türkçe, İngilizce karşısında popülaritesini kaybetme noktasına gelmiştir.
Türkçe, gerek matematiksel düzeneği, gerekse konuşan insanların sayısı (yaklaşık 200 milyon) bakımından bir dünya dilidir, ama dünyanın lingua franca’sı değil şimdilik.
Yağmur: Televizyon ve radyo, daha doğrusu basın-yayın Türkçe’si üzerindeki düşünceleriniz nelerdir?
Ali Akar: Basın-yayın araçlarının dili kullanmaları (daha doğrusu kullanamamaları) üzerinde çok şey yazıldı, çizildi. Bu, biraz da sosyal değişimle ilintili bir husus. Özel tv ve radyoların açılmasıyla birlikte, denetimden uzak ve tamamen “piyasa”ya yönelik yayınlar yapıldı/yapılıyor. Basın yayın araçlarının görevlerinden biri de toplumu aydınlatmak ise biri de ona örnek olmaktır. Bu ‘örnek’likin içinde dilimizi özenli ve düzenli kullanmak da vardır. Bunda denetimden uzak olmanın da büyük etkisi var. Bizde ‘denetim’ dendiğinden yasaklama, haklardan men etme akla geliyor her defasında. Basın yayın araçlarıyla ilgili denetimler söz konusu olduğunda da aynı şey iyice abartılarak sunuluyor topluma. Bundan birkaç yıl önce ‘Türkçeyi Koruma Kanunu’ verilmişti Meclis’e. Ertesi gün gazete ve tvler bastılar feryadı: “yasaklar geliyor”.
Basın yayın dili özensiz kullanarak halk da kötü örnek oluyor. Geçen gün bir ayran reklamı gördüm, ‘Kyryşler Ayranı” diye ilan vermişler. Belli ki ‘Kiriş’ kelimesindeki ‘i’leri İngiliz alfabesindeki ‘y’ ile yazarak AB’ne daha da yaklaşmış oluyor bu firmamız!
Kısacak söylemek gerekirse, basın, dili kullanmada tembel, özensiz, dikkatsiz.
Yağmur: Yabancı dillerin tesirlerinden Türkçe’yi koruma noktasında yapılması gerekenlere değinir misiniz?
Ali Akar: Öncelikle insanımıza, ana dilini anaokulundan itibaren adam gibi öğreteceğiz. Bu, eğitim, bütün eğitim süreçlerinde devam etmelidir. İlköğretim ve liselerde, çocuklara ana dilinin güzel ve estetik örnekleri okutulmalı, onlardan zevk almalı, haz duymalıdır insanlar. Edebiyat derslerinin ‘mefaülün failatün’den ibaret olmadığı anlatılmalıdır. Kompozisyon dersleri çok önemlidir. Bu derslerde sözlü ve yazılı olarak kişinin kendini, kendi ana diliyle ifade edebilme yeteneği kazandırılmalıdır.
İşte bundan sonra, yabancı diller karşısında Türkçeyi korumaya aday, dil bilinciyle donanmış bir birey çıkarırsınız.
İkincisi kurumsal bir gereklilik. Türk dilinin terim sözlüklerinin alelacele hazırlanması gerekir. Bankacılık ve bilgisayar terimleri başta olmak üzere her alanda Türkçe terimlere ihtiyaç vardır. Terimler iki bakımdan önemlidir: Hem dilin bilim dili olması yolunda önemli bir aşamadır, hem de yabancı dilden gelen terimlere karşı dili kirlenmekten korur.
Dili en iyi dil bilinci gelişmiş, oluşmuş vatandaşlar korur. Yani insanımızı iyi eğitmekten geçiyor bunu yolu da.
Yağmur: Türk gençliğine Türkçe konuşma ve yazma bilinci verilmesi noktasındaki önerileriniz nelerdir?
Ali Akar: Bu bilinç, yukarıda değindiğim gibi, topyekun bir aydınlanmayla oluşturulabilir. Ana kucağından başlayan bir dil sevgisi, daha sonra eğitim kurumlarında bu ‘sevgi’yi bilim ve bilinçle olgunlaştırılarak bir noktaya getirilebilir. Büyük şairimiz Yahya Kemal’in, “Türkçe ağzımda anamın sütü gibidir” sözünün altında yaman bir mana vardır. Ana sütü ile ana dili aynı kefeye konuyor. İkisi de hayat iksiri. Biri bedenen yaşamanın, diğeri zihnen yaşamanın iksiri. Bu bakımdan gençlere, ana diliyle yazılmış güzel metinleri, şiirleri defalarca okutmak, oradaki tadı hissettirmek gerek.
Yağmur: Türk dünyasında tek bir lehçe etrafında birleşilmesi düşüncesine sıcak bakıyor musunuz?
Ali Akar: Bu siyasi bir tercih olur. Bu yüzden bunu bilim adamlarından çok siyasi erk yapacak. Ben, dil bilimi açısından baktığımda buna pek büyük bir engel görmüyorum. Türk dünyasına bir baktığımızda, Çuvaşça ve Sahaca hariç diğer lehçe ve şiveler arasında temel kelime ve kavramlarda, söz dizimde büyük benzerlikler, aynılıklar söz konusudur. Buna bir de iletişim araçlarının hızlandırıcı imkanlarını dahil ettiğinizde benzer noktaların çoğaldığını görürsünüz. Yıllar önce Vambery, “Tek Türk dilini bilen bir kişi, Balkanlardan Mançurya’ya kadar başka dile ihtiyaç duymadan gidebilir” demişti. Durum şimdi farklı mı? Avrasya’da bir Türk kuşağı, Türk nüfuz ve nüfus bölgesi var. Bunlar her geçen gün kültürel olarak birbirine yaklaşmakta.
Yalnız, Türk dünyasının bir lehçe etrafında birleşmesi, bir yazı dili etrafında birleşmesi demek olur. Bu, Türkçenin kızılelması olmalıdır. Geçen asrın başlarında Gaspıralı’nın denediği ve de büyük ölçüde başardığı bir hadisedir. Bizler, bu çağın imkanlarıyla daha ileri noktalara götürebiliriz bu hedefi.
Yağmur: Yabancı dille eğitim veren kurumlarımız hakkında ne düşünüyorsunuz? Eğitim dilinin salt Türkçe olması sizce gerekli midir?
Ali Akar: Yabancı dille eğitim/yabancı dil eğitimi yıllardır kanayan yaramız. Bu yarayı bir türlü kapatamadık. Galiba, baştan terimleri doğru anlamak ve doğru noktaları hedeflemek lazım. Biz, “yabancı dil eğitimi” diye “yabancı dille eğitim” verdik. Eğitim, eğitim dili olan Türkçe ile olmalıdır. Yabancı dille yapılan eğitimle, çocuklara ne yabancı dil öğretebiliyoruz, ne de o bilim dalını. Bu bakımdan hadiseye doğru yaklaşmak, teşhisi doğru yapmak lazımdır.
Eğitimin, ulusal eğitim dilinden başka bir dille yapılması, milli hayatımızda ileride tamir edilemez tahribatlar yaratacaktır.
---
Yağmur, 2003/4, sayfa 42-43