Gaspıralı İsmail, Türkçe ve Türk Dünyasında Dil Birliği İdeali

TÜRKÇE VE TÜRK DÜNYASI*

    [T]:  Ne tür akademik çalışmalar yürütüyorsunuz?

    [AA]: Türk dilinin hem tarihî hem de çağdaş dönemleri ile ilgili çalışmalar yapıyorum. Çalışma alanım, daha çok, Türk dilinin tarihî evreleri olan Köktürk ve Uygur dönemi Türkçeleri, Eski Anadolu Türkçesi (XIII-XV. yüzyıllar), günümüz Türkiye Türkçesinin çeşitli gramer özellikleri, sorunları, ağız araştırmaları (diyalektoloji).

    Tabii, bu alanlarda gramer çalışmaları yaparken, diğer taraftan da Türk dilinin kültür coğrafyası, Türkçeyi oluşturan Türk felsefesi, inanç sistemleri, hayat algıyışı... vb. konularda araştırmalar yapıyorum. Her çalışmanın arkasında bir felsefe vardır, (yahut olmalıdır!), felsefesiz ilim olmaz. Benim felsefem de, Türkçenin şekillendirdiği bir kültür dünyasının temel dinamiklerini araştırmak ve bu dinamiklerin nasıl daha güçlü hâle getirileceğinin tespitlerini yapmaktır.

     [T]:  4 Subat 2010 günü düzenlediğimiz “Dilde Birlik” konferansına  konusmacı olarak katılma davetimizi kabul ettiniz. Davetimizi kabul etme sebebiniz neydi?

    [AA]: Öğrencilik yıllarından beri yaptığım okumalarda, hep Türk dili, kültürü, tarihi ve felsefesi konularına kafa yordum. Bunlardan bazı neticeler çıkarmış bulunmaktayım:

Türkler, Avrasya tarihinin en önemli aktörleri olarak yüzyıllarca tarihin şerefli sayfalarında yer almışlardır. Fakat bu “yer alışlar”, yani “askerî zaferler” kültür, sanat, edebiyat ile taçlandırılmadıkça kalıcı birşey yapılmış sayılmıyor. Bu bağlamda, Türklüğün, yeni yüzyıllarda, yani kalem, kâğıt ve teknolojini başat olduğu zamanlarda mutlaka “kültürel” zaferler kazanmaları gerekmektedir. Bunun için yapılacak ilk hamle de “eğitim” hamlesidir.

Bu hamleyi, XIX. yüzyılın sonunda Gaspıralı İsmail Bey yapmıştır. Ne yapmıştır İsmail Bey?

Öncelikle, eğitimin, çağın gerekleri doğrultusunda, insanın bilgiyi ve kültürü en iyi biçimde nasıl öğreneceği üzerine kurmuştur. Buna “Ceditçi tedrisat” (=Yenilikçi eğitim) adını vermiştir. Daha sonra ne yapmıştır? Dilde, fikirde, işte birlik demiştir. Bu, geçen yüzyılda, Türklüğün, en önemli medeniyet hamlesidir bence. Tarihte birkaç kez biraraya gelip muhteşem uygarlıklar yaratan Türklerin, yeniden birliği planlanmıştır. Bunun “olabilirliği” çıkarılan Tercüman gazetesi ile somut biçimde kanıtlanmıştır.

İşte, bu bilgiler ve düşünceleri taşıdığım için sizin Gaspıralı İsmail Bey’in düşünceleri çerçevesinde organize ettiğiniz konferansta konuşmayı memniyetle kabul ettim. Bu bana heyecan verdi. Düşünsenize, Gaspıralı’nın fikirleri, 125 yıl sonra Avrupa’nın en batısında yer alan küçük bir ülkede yeniden canlandırılıyor! Hem de orada doğmuş, orada büyümüş, oranın vatandaşı olan Türk gençleri tarafından... Ben, orada sizlerle Gaspıralı’nın buluşmasına aracı olduğum için kendimi bahtiyar hissediyorum...

    [T]:  Türk Dünyasının şu an geldiği dilde birlik seviyesi ne durumdadır?

    [AA]: Türk dünyasının birliği ekonomik, coğrafî ve kültürel sebeplerle bozulmuştur. Bunu inkar etmek mümkün değil. Bu, biraz da tarihin ve coğrafyanın bir millet üzerine oynadığı hazin bir oyun gibi. Türklük denizi XVI. yüzyıldan sonra dalgalanmasını siyasî olarak bitirmiştir. Dikkat ediniz “siyasî” olarak diyorum. Oysa Türkler, Avrasya’da dağınık da olsa hâlâ çok önemli bir güç olarak yer almaktalar. Bu gücün bir “birlik” oluşturmada etkisi tartışılamaz. Şimdi sorunuza gelebiliriz.

    Türk dünyasının dilde birlik seviyesinin somut olarak ölçmek elbette mümkün değil. Fakat bir dilin, kendi iç dinamiklerinden hareketle toplumun birlikteliğini oluşturma durumunu irdeleyebiliriz. Böylece fotoğraf biraz daha netleşir.

    Bir dilin konuşurlar, lehçe ayırt etmeksizin, temel fiilleri (gelmek, gitmek, yürümek, oturmak, durmak, ölmek...) temel isimleri (organ isimleri, hayvan isimleri, yiyecek isimleri vb.), temel sayı isimlerini ve şahıs zamirlerini bilirler. Bunlar, bir dilin temelini teşkil eder. Dünyadaki bütün Türkler, bu temel kelimeleri, küçük fonetik farklılıkları bir tarafa bırakırsak aynı biçimde söylerler. Örneğin, ana, at, balık, sığır, burun, kol, yol, toprak, kan, kül, su, ak, kara, kızıl, gök; ben, sen, o, biz, siz, onlar kelimelerini aynı biçimde söylerler. Bunlara daha yüzlerce sözcük ilave edebiliriz.

    Insanlar, gündelik hayatlarında sanıldığından çok az kelime ile konuşurlar. Örneğin, orta düzeyde kültürlü bir insan en fazla bin (1.000) kelime ile konuşur. Günlük iletişimde insanlar felsefe, bilim, sanat dili ile konuşmazlar. Dolayısıyla, iki kişinin diyalogu için, bu iki kişinin ortak bin kelime bilmesi yeterlidir.

    Türklerin kullandıkları ortak kelime sayısı bundan çok daha fazladır. 

    Buna bir de Türkçenin eklerle genişleyen, lego mantıklı ve modüler bir dil olduğunu da eklersek, ortak kelimelerin sayısını daha da artırabiliriz.

    Fakat bu, dilde birlik seviyesinin mutlak olarak (nesnel) tespiti için lehçelerin konuşurları arasında çeşitli anketler ve daha başka çalışmalar yapılmalıdır. Bu çalışmalardan sonra elde edilecek sonuçlarda görülecektir ki Türkler arasındaki dilde birlik seviyesi çok daha ileri düzeydedir.

     [T]:  Sizce bu birlik ne zaman gerçekleşecektir? Türk dünyasını bekleyen süreç nedir?

    [AA]: Milletlerin tarihi çok uzun zamanları kapsar. Bizler, bireyler olarak, tarihin değişimine bir insan ömrü sürecinde tanık olamıyoruz. Örneğin, Malazgirt Zaferini kazanan Türkler için İstanbul’un fethi çok uzakta bir hayal, bir “kızılelma” idi. Gerçekten de  1071’den 1453 yılına tam 382 yıl var. Bu süre, yaklaşık 5 nesillik bir zaman dilimi demektir. XI. Yüzyıldaki bir Türk için İstanbul’un fethi bu anlamda bir hayalden ibaretti. Fakat tarih, bunun gerçekleşmesini bize göstermiştir. Hem de insanlık tarihi için çok kısa bir süre içinde, dört asırda!

    Türklerin tarihlerinde böyle iniş çıkışlar, gel-gitler çok olmuş. Türklük, XXI. Yüzyılda yeniden yükselişe geçmiştir. Bugün, altı bağımsız Türk devletinin bayrağı BM’de dalgalanmaktır. Türkçe bu devletlerde istenilen seviyede olmasa da resmî dil olarak kullanılmaktadır. Avrasya’da bir Türkçe kuşağı realitesi vardır ve bu kuşak, dünyanın en önemli doğal kaynakları üzerinde bulunmaktadır. Bu yüzden, bugün dilde birlik düşüncesine her zamankinden yakınız ve de muhtaçız. Küreselleşen dünyada, çeşitli bakımlardan birlik gösteren topluluklar bugün kendi aralarında birlikler oluşturmaktadır. Bu tür birliklerin kurulma sebebi ekonomik ve stratejik olsa da birbirine yakın ülkeler birliği sürdürmede başarılı olmaktadırlar. Günümüzde en iyi örneğini Avrupa Birliği’nin oluşturduğu bu birliklerin sürekliliği için kültürel zeminlerinin de sağlam olması gerekir. Türk dünyası bu mânâda birlik oluşturmaya en müsait bir yapıya sahiptir. Çünkü uluslar arası birliklerin kuruluşunda üç temel “yakınlık”a vurgu yapılır:

      a) Coğrafya yakınlığı

   b) Kültür yakınlığı,

   c) Ekonomik yakınlık.

     Bu üç yakınlık şartını sağlayabilmektedir. (a) maddesinde belirttiğimiz coğrafya yakınlığı bakımından hiç bir problem yoktur. Türk dünyasının birbirine coğrafî entegrasyonu hemen hemen kesintisiz olarak vardır. Trakya’dan Mançurya’ya kadar kesintisiz bir Türk kültür coğrafyası vardır. (b) maddesinde belirttiğim, kültür yakınlığı bakımından da Türk dünyasını homojen bir görüntü arzeder. Türklerin çok büyük bir ekseriyeti Müslümandır. Bunun yanında hemen hepsi ortak bir Türkçe ile anlaşabilecek bir dil kullanımına sahiptir. Bazı bölgelerde dilin kullanım alanı daralsa da (Çin’in  Kansu bölgesindeki yok olan Sarı Uygurlar, Hakasya’daki Hakaslar, Şorlar...) Türk dilin kullanımı özellikle 1990’lardan sonra artmaya başlamıştır. Yalnızca Türk dünyasında değil, aynı zamanda diğer bölgelerde Türkçenin popüler bir dil olduğunu şahit oluyoruz. 2009 yılının Kasım ayında bilimsel bir toplantı için bulunduğum Mısır’da, Türkçe kursları için olağünüstü bir talep olduğunu bizzat gözlemlemiş bulunmaktayım.

    Bu arada politikacıları büyük görevler düşmektedir. Politikacılar, Türk dünyasının her bakımdan birliğini sağlayama yönelik kısa, orta ve uzun vadeli politikalar üretmelidirler. Bunu başta Türkiye için söylüyorum. Türkiye, gerek ekonomik, gerek siyasî ve kültürel ve gerekse yetişmiş insan gücü bakımından Türk dünyasının lokomotifi konumundadır. Bu, Türkiye’ye aynı zamanda tarihî bir sorumluluk yüklemektedir.

    [T]:  Konferansa gelemeyenler icin bizzat bir mesajiniz var mi?

    [AA]: Konferansa gelemeyenlere, dilde birlik düşüncesinin önemli olduğunu, bunu projelendirerek Uluslar arası bir konferanslar dizisi gerçekleştiren TASA’ya destek olmaları istiyorum.

    [T]:  Böyle bir konferansın Avrupa’nın bir ülkesi olan Hollandada yapılmasi sizin için ne ifade ediyor?

    [AA]: Ben Hollanda’ya daha önce gelmemiştim. Buraya gelince, Hollanda Türklüğünün, kendi aralarında daha iyi örgütlendikleri ve kültürlerini koruma iradesinin, Avrupa ortalamasının çok üzerinde olduğunu tespit ettim.

    Batı Avrupa ülkelerindeki gelişmiş ve çoğulcu demokrasi kültürü içerisinde Türklerin kendi kültürleri çerçevesinde örgütlenmeleri çok önemli bir durum bence. Bundan daha da önemli ve heyecan verici bir durum ise ikinci neslin burada, Avrupa toplumu içerisinde kendi millî benliğini koruyarak, vatandaşı bulundukları toplumla barışık biçimde yaşamalarıdır. Hem Türk hem Hollandalı yani. Bu, aynı zamanda Hollanda için de dinamik bir güç demektir. Burada, TASA gibi profesyonel bir kuruluşun burada Türk gençleri tarafından kurulmuş olması beni en heyecanlandıran husus oldu. Bu, artık Türklüğün entelektüel gücünün Avrupa içinde etkin olmaya başladığının göstergesidir.

    TASA [T]:  Konferans esnasında yazı dilinde birliğin önemini anlattınız. Bu meseleyi biraz daha açıklar mısınız?

    [AA]: Bir dilin iki cephesi vardır; bunlardan birisi insanların birbirleri ile birebir karşılıklı olarak veya teknoloji sayesinde tv, internet benzeri araçlar sayesinde yüzyüze görüşmeleridir. Bu iletişimde konuşma dili kullanılır. Bu dil, insanların birbirlerini anlamaları bakımından çok önemlidir.

    Fakat, dilin konuşma dilinden çok yazı dili kullanılmaktadır. Biz, bilim, sanat ve kültür etkinliklerimizin büyük bir bölümünü “yazılı dil” aracılığı ile yürütmekteyiz. Dolayısıyla yazı dili zihinsel (entelektüel) etkinliklerimizin önemli bir bölümünü kapsamaktadır.

    Türk dünyası hemen hemen on milyon km2lik bir coğrafyaya yayılmıştır. Burada herkesin birbiri ile konuşma şansı yok. Bu yüzden birbirimizi yazı dili ile anlayıp, öğrenip takip edeceğiz. Dil birliği önce yazı dilinde başlar.

    [T]:  Bir dilbilimci olarak anadilin önemi hakkında ne diyebilirsiniz?

    [AA]: Anadil, kişinin ilk olarak çevresinden öğrendiği dildir. Her insanın bir anadili vardır. Diğer dillerin hepsi ikincil dildir. Anadili, yalnızca bir dil olarak kalmayıp, aynı zamanda kişinin ailesinin mensup olduğu kültürün aktarıcısı, taşıyıcısı olma gibi bir öneme sahiptir. Bir insan 11 yaşına kadar öğrenmiş olduğu dil ile düşünür, düşünce üretir, hayata bakışını belirler. Sevincini, üzüntüsünü, heyecanlarını, aşkını, hayal kırıklığını; zaferlerini, mağlubiyetlerini hep bu dil ile idrak eder. Böylece, kişi aslında, anadili ile, ailesinin mensup olduğu kültür dünyasının doğal mirasçısı olur. Bu mirasçı olma durumu, aynı zamanda kişide “aidiyet” duygusunu yaratır.

    Dilde, kişinin fark etmediği kültür şifreleri, kodları vardır. İnsan, hangi anadili öğrenirse, o kodları, kendisi farkında olmadan alır, bunları bir süre sonra davranış kalıplarına döker. Örneğin Türkçeyi anadil olarak öğrenen kimse, “namus”, “vatan”, “bayrak”, “fedakarlık”, “ana-baba hakkı”, “büyüklere saygı” gibi kelimeleri duyduğunda, bunlara tepkisi ve bunları algılaması çok farklı olur. Çünkü bu kavramların Türk kültüründe çok önemli bir yeri ve değeri vardır.

    Biz çocuklarımıza anadilimizi öğrettiğimizde aynı zamanda millî kültürümümüz, maddî ve manevî tüm değerlerimizi bu yolla vermiş oluyoruz.

    [T]:  Özellikle Avrupa’da olmak üzere yurtdışında azınlıkta olan Türkler dillerini (nesiller boyu) nasıl koruyabilirler?

    [AA]: Evet, Avrupa Türklerinin en büyük sorunu, Türk olarak varlıklarını sürdürmeleri. Bu noktada en önemli sorun, yeni yetişen nesillere Türkçeyi aktarmak ve biraz önce vurguladığım anadili üzerinden Türk millî kültürünü öğretmektir.

    Bir dil, ilk olarak “ana”dan öğrenilir. Bu bakımdan, dil öğretimi ailede başlar. Türk aileleri, evvela evlerinde mutlaka Türkçe konuşmalılar. Bunun yanında Türkçe müzik, sinema, tiyatro, kitap gibi edebî ve sanatsal eserlerin mutlaka evde bulunması gerekir. Çocuk, dünyasını öncelikle Türkçe üzerinden kurmalıdır. Hayalleri, rüyaları Türkçe olmalıdır. Ailede anadil eğitimini alan çocuk, okula gidince Felemenkçeyi öğrenebilir. Hatta başka dilleri de öğrenebilir. Bu sorun değil; önemli olan ilk başlangıçta anadili olarak Türkçeyi öğrenmesidir. Bunun yanında, okul saatleri dışında kalan zamanlarda çeşitli özel Türkçe kursları aldırmak gerekir. Bildiğim kadarıyla çeşitli sosyal kuruluşlarda Türkçe kursları var. Aileler, çocuklarını mutlaka bu kurslara göndermelidirler. Böylece çocuk, kursta hem Türkçe bilgisini artıracak, hem de Türkçe konuşulan bir çevrede yaşayarak grup oluşturacak, arkadaş çevresi kazanacaktır.

    Dili süreklileştirmenin yolu, onu kullanmaktan geçer. Aileler, çocuklarını fırsat ve imkanları müsait olduğunda mutlaka Türkiye’ye götürmeli, orada akrabaları ile tanıştırılmalıdır. Böylece çocuk, kendinin büyük bir dil ve kültür dünyasının parçası olduğunu anlayacak, psikolojik olarak kendini güçlü hissedecektir.

Yaş gruplarına uygun Türkçe kitaplar okunması da dili zenginleştirmenin bir diğer yoludur. Çocuklara ve gençlere onların anlayabilecekleri seviyede kitaplar okutulmalıdır.

    [T]:  Hollandaya ilk defa geldiniz ve Türk ögrenciler ile buluşma imkanınız oldu. Konferans ortamını ve size olan ilgiyi nasıl buldunuz?

    [AA]: Konferans ortamından çok etkilendim. Gerçekten, umduğumun üzerinde bir ilgi vardı. Burada insanlar kendi kültürlerine daha sıkı sarılmış durumdalar. Önemli olan, bunu, TASA gibi kuruluşların, icraata aktararak, Türkleri, bilim, kültür, sanat üçgeninde buluşturmasıdır. TASA, kısa tarihine rağmen, burada toparlayıcı, ufuk ve vizyon açıcı bir rol üstlenmiş.

    [T]:  Sizce Avrupada yaşayan Türklere Türkiyede akademik çevrelerce yeterince ilgi gösteriliyor mu? Buralara bakışları nasıl?

    [AA]: Avrupa’da yaşayan Türklere, Türkiye’deki akademik çevreler yeterince ilgi gösteriyor dersek yanılırız. Avrupa Türklüğünün birçok sorunlarından birisi de bununla ilgili olarak yeterince bilimsel proje ve araştırılmaların yapılmamış olmasıdır. Örneğin, Avrupa Türklerinin çocuklarının Türkçeyi unutmaması ve Türk kültürünü daha iyi öğrenmesi için bir proje üretilmiş değildir. Avrupa’daki Türklerin çocukları için yaş ve kültür grupları esas alınarak hazırlanmış “okuma kitapları” yoktur. Bana burada, “Hocam, Türkçeyi unutmamaları ve geliştirmeleri için çocuklarımıza ne okutalım” diye soruyorlar. Bu çok büyük bir sorun. Bu sorunu çözecek olan Türkiye’deki Türk aydınlarıdır. Bu konularla ilgili projeler geliştirmelidirler. Ben Türkiye’ye gider gitmez, Türkçe eğitimi alanında çalışan akademisyen arkadaşlarımla bu konuyu görüşeceğim. Bu münasebetle, Türk aydını, Avrupa Türklerine elini uzatmak zorundadır.

     [T]:  Son olarak okuyucularımıza vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

     [AA]: Inşallah bu tür akademik çalışmalarınız Avrupa’daki diğer ülkelere de örnek teşkil eder. Sizleri, böylesine büyük bir organizasyonu gerçekleştirdiğiniz için tebrik ediyorum. TASA nezdinde bütün Hollanda Türklerine selam ve sevgilerimi iletiyor, sizlere çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

(*) Bu röportaj Hollanda Türk Akademisyen Öğrenciler Birliği TASA (Turks Academisch Studenten Associatie) tarafından gerçekleştirilmiş ve Birliğin ilgili bağlantısında yayımlanmıştır.